Bitkiler Üzerinde ilginç deneyler 2

0 yorum
Aspirin ile muamele edilen tohumlarda çimlenme
    
     Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Ziraat Fakültesinin çifçi köşesindeki biber tohumunun çimlendirmesiyle ilgili çalışması.
    Biber tohumları 25-30 ºC de 8 gün içersinde çimlenirken, 15 ºC de 25 gün içersinde çimlenebilmektedir. Özellikle tohumlar direk olarak tarlaya ekildiklerinde toprak ve hava sıcaklıkları çok büyük oranda dalgalanma göstermesinden dolayı çimlenme ve tarla çıkışı olumsuz etkilenmektedir. 
    Biber yetiştiriciliğinin yoğun olarak yapıldığı ilimizde tarlaya tohum ekiminin yapıldığı zamanlarda toprak sıcaklıkları 10-20 arasında gidip gelmekte ve bu da tohumların çıkışını ve sağlıklı bir bitki örtüsü oluşturmasını engellemektedir. Bu nedenlerden dolayı bu çalışmada biber tohumlarının düşük sıcaklıktaki performanslarını arttırmaya yönelik olarak tohumlar belli dozlarda aspirin ile muamele edilmişler ve sonrasında çimlenme ve çıkışlarına bakılmıştır.
    Çalışmada May tohum firmasına ait "Demre" biber tohumları kullanılmış ve tohumlar %3 lük KNO3 içerisine ilave edilen 4 farklı dozda aspirin (9 g/L, 18 g/L, 90 g/L ve 180 g/L) içerisninde 25 ºC de 6 gün tutulmuşlar (Şekil 1) ve sonrasında 15 ºC de petri kaplarında çimlenmelerine (Şekil 2) ve toprakta çıkışlarına bakılmıştır.
    Aspirin ile muamele edilmeyen kontrol tohumları %45 oranında çimlenme (Şekil 3) ve %40 (Şekil 4 ve 5) oranında toprak çıkış oranına sahip oldukları halde, 18g/L aspirin ile muamele edilen biber tohumları 15 ºC de hem en yüksek çimlenme değerine (%91, Şekil 3) hem de en yüksek çıkış oranına (%85, Şekil 4 ve 6) sahip olmuşlardır. 
    Bu sonuçlar, aspirin uygulamalarının biber tohumlarının düşük sıcaklıktaki çimlenme ve tarla çıkışlarını olumlu olarak etkilediği ve bu amaçla kullanılabileceğini göstermiştir.
Ayrıca Aspirinli suyu bitkiye püskürtmeyle bitkinin hastalıklara karşı direncini arttırdığı görülmüş.

Aspirinli su bir bitkinin doğal savunmasını tetikler .
  Ben bitkilerin aspirinli su kullanarak bitki büyümesini teşvik ettiği ve hastalığı önlemeye yardımcı olduğunu duydum . Bu doğru mudur ?
   A : Rebecca Brown , Rhode Island Üniversitesi'nde bitki bilimleri profesörü ,
Bir aspirin - Su çözeltisi ile bitkilerin tedavi tam etkileri bilinmemektedir, çalışmalar salisilik asit uygulanarak (aspirin , asetil salisilik asit )  bitkilerin patojenler , çevresel stres ve bazı böceklere karşı direnç gösterdiği gözlenmiştir. Bu koruma bitkilerin daha güçlü bir şekilde büyümesini sağlamıştır.. Son derece stresli koşullar veya hastalıkların büyümeye güçlendirmesi,  ancak salisilik asit stres veya hastalıktan büyük zarar görmesini önlemesiyle anlaşılmıştır. Salisilik asit, bitkilerde doğal olarak meydana gelen bir bileşiktir. Bir bitki veya stresli bir patojen saldırısına maruz kaldığında bu bileşik,bitkinin savunma iç yollarını uyarır. Ek salisilik asit ile bir bitki tedavisi aynı şekilde bitkinin savunma yolları tetiklediği görülmüştür.
  2005 yazında ,  domates üzerinde  deneyler usta bahçıvan bir grupla tarafından yapıldı . Biz sadece su ile aspirin karıştırarak püskürtük.Su salisilik asit gibi ancak farklı bir yol boyunca bir noktada aynı iç savunma sistemini aktive ettiği gözlemlendi. 
  Su galon başına aspirin 250-500 miligram (bir veya iki düzenli Aspirin tablet) bir aspirin - su solüsyonu sınanmıştır  benzer bir çözüm sağlar ; yüksek dozaj yaprakları yakar. Çözelti, her iki haftada bir uygulanması Hazırlanan su tohum çimlenme için  ve fide naklinde  kullanılabilir .
    Salisilik asit başka bir form su , taze kesilmiş söğüt dalları demleme ile yapılır . Söğütde salisilik asit, doğal olarak yüksektir. Söğüt salisilik asidin kesin miktarı  bilinmemektedir ve bu yüzden kullanımı miktarı ve uygulama zamanlaması daha az olmalıdır. (Deneme yanılmayla uygulanmalıdır)
  Bildiğimiz üzre aspirinin kaynağı söğüt ağaçlarıdır.Bu ürünlerin tümü , hastalığın ilk işaretinden önce , önleyici uygulanması olarak gerekmektedir . Onlar enfeksiyonu önlemek veya mantar öldürmek için kullanılmaz zaten bitkiye enfekte olan bakterileri öldürmez.Bitkiyi koruma için salisilik asit etkisi iki hafta sürebilir.
English
Q: I’ve heard that using aspirin water on my plants can **** promote plant growth and prevent disease. Is this true? 
Harvey Ellis, Atlanta, GA 
Aspirin water triggers a plant's natural defenses.
A: Rebecca Brown, professor of plant sciences at the University of Rhode Island, replies: Although the complete effects of treating plants with an aspirin-water solution are unknown, studies have shown that applying salicylic acid (aspirin is acetyl salicylic acid) to plants can induce resistance to pathogens, environmental stresses, and some insects. This protection should allow the plants to grow more vigorously. Under extremely stressful conditions or those highly favorable to the growth of diseases, however, salicylic acid may not prevent all damage from stress or disease. Salicylic acid is a naturally occurring compound in plants. When a plant is stressed or attacked by a pathogen, this compound stimulates the plant’s internal defense pathways. Treating a plant with additional salicylic acid appears to trigger the plant’s defense pathways in the same way. 
In the summer of 2005, I directed a group of master gardeners with experiments on tomatoes. We looked at the effects of two strengths of aspirin water and the commercial product Messenger compared to plants sprayed with just water. Messenger activates the same internal defense system as salicylic acid but at a different point along the pathway, which may provide broader protection. Because of the dry conditions, none of the plants developed any disease. All of the plants grew equally well. We found that the plants treated with a solution of 250 milligrams of aspirin to 1 gallon of water and the plants treated with Messenger yielded more but smaller fruit than the control. 
An aspirin-water solution of 250 to 500 milligrams (one or two regular aspirin tablets) of aspirin per gallon of water provides a solution similar to what has been tested; solutions at higher rates have been shown to burn foliage. Any brand of aspirin will work, but plain, uncoated tablets dissolve best. The solution should be applied every two weeks and may be used to water germinating seeds and new transplants.

Another form of salicylic acid that is gaining attention is willow water, made from steeping fresh-cut willow branches in water. Willows are naturally high in salicylic acid. The exact amount of salicylic acid in willows is unknown, however, so the amount to use and the timing of application is less certain. Willow water might be worth investigating as a source that could meet organic certification guidelines (neither aspirin nor Messenger do).

While there’s no harm in experimenting with these solutions, keep in mind that aspirin water and willow water are not registered pesticides. All of these products need to be applied preventively, before the first sign of disease. They may prevent infection but will not kill fungi or bacteria already infecting the plant. It may also take two weeks for the salicylic acid to activate the pathway and protect the plant.


SALİSİLİK ASİDİN TOHUMLARIN ÇİMLENME VE GELİŞME DÖNEMLERİ 
ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

M. Caner AYKANAT A. Çağlar EKİM Yağız SÖYLEV 
GİRİŞ 
Aspirin ya da asetilsalisilik asit (kısaca ASA), genellikle ufak ağrı ve sızılar için kullanılan ağrıkesici ve ateş düşürücü bir ilaçtır. Ayrıca kan seyreltici etkisi vardır ve kalp krizine karşı koruma sağlaması amacıyla uzun dönem az dozaj kullanılır. Aşırı dozda kullanımı yüzünden her yıl yüzlerce kişi ölümcül etkilere maruz kalsa da, genel olarak aspirinin faydalı bir ilaç olduğu kabul edilir. ASA’nın hammedde sorunu yoktur. Hemen hemen dünyanın her ülkesinde yetişen söğüt ağacından elde edilir. Bu ağacın tedavi edici özelliği 3500 yıldır 
biliniyor. Yaprak ve kabuklarından tabii olarak üretilen bitkisel ilaçlar eski çağlarda da ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak kullanılıyordu. Hipokrat, salisilik asidin farkında olan ilk hekimlerden biridir. Bazı rahatsızlıkların tedavisi için reçetesine söğüt ağacı kabuğundan sağlanan suyu ilaç olarak yazmıştır. Suda bulunsn ve ağrıyı hafifleten madde bugün bildiğimiz tanımıyla salisilik asittir. Maddenin adı ile kökeni arasında bir bağ vardır. Salix kelimesi Latincede söğüt anlamına gelir. Eski Mısırlılar ise ağrıyı gidermede mersin ağacı yapraklarını kullanmıştır. Bu ağacın yapraklarında da salisilik asit bulunduğu ispatlanmıştır. Halk arasında bitkilerde de etkili olduğu düşünülmekte ve aspirin eritilerek bahçe ve ev bitkilerinin toprağına dökülmektedir. Bu işlemin bitkilerin hastalıklardan korunmasında ve büyümesi üzerinde olumlu etkisi olduğu düşünülmektedir. 

AMAÇ 
Salisilik asidin tohumların çimlenme ve büyüme üzerine etkisinin olup 
olmadığı, yoksa insanlarımızın tamamen rastlantı sonuçlarına göre mi uygulama 
yaptıklarını bu sayede gözlemek istedik. 
1. Deney( Salisilik Asidin Çimlenme Üzerine Etkisi) 
 MATERYAL VE YÖNTEM 
 Kullanılan kimyasal maddeler, araç-gereçler 
- salisilik asit 
- elektronik kumpas 
Bitkisel Materyeller 
Nohut (Cicer arietinum): Nohut, yetiştirilmesi kolay bir bitkidir. Toprak kalitesine pek önem vermez. Bu nedenlerle projemizde nohutu kullanmayı seçtik. Fasulye (Phaseolus vulgaris): Fasulye bitkisinin çift çenekli olmasından ve çimlenme süresinin diğer bitkilere göre daha kısa olmasından dolayı fasulye bitkisi 
kullanıldı. 
Mısır (Zea mays): Bölgemizde kolay yetişebilmesi ve yaygın olması nedeniyle 
projemizde mısır bitkisi kullandık. 

Tohumların Steril Edilmesi ve Çözeltilerin Hazırlanması: 

Bir beherin içine koyulan %10’luk çamaşır suyu ile 30’ar tane nohut, fasulye ve mısır tohumları 20 dakika boyunca bekletilerek sterilize edildi. 9 tane petri kabına kurutma kâğıtları koyuldu ve tohumlardan her petriye 10 tane yerleştirildi. 0,0138 gr olarak alınan salisilik asit yeterli alkolde çözülerek ve üstü suyla tamamlanarak 100 ml’lik 10-3 ‘lük çözelti hazırlandı. Daha sonra bu çözeltinin bir 
kısmı seyreltilerek 10-6‘ lık çözelti hazırlandı. 

 Tohumların Periyodik Aralıklarla Sulanması: 
 3 petri kabına 10’ar mısır tohumu konularak 2 günde bir 10 ml olmak üzere; bir petri kabı saf su, bir petri kabına 10-3 lük, diğerine ise 10-6 lık salisilik asit çözeltisi ile sulandı. Şu veriler elde edildi: 


ÇİMLENEN TOHUM 
SAYISI 
                      3. gün 4. gün 5. gün 6. gün 7. gün 
SAF mısır          0        4        6         6        6 
10 3 mısır          1        6        8         9         9 
10 6 mısır          0        5        6         9         9 


3 petri kabına 10’ar fasulye tohumu konularak 2 günde bir 10 ml olmak üzere; bir petri kabı saf su, bir petri kabına 10-3 lük, diğerine ise 10-6 lık salisilik asit çözeltisi ile sulandı. Şu veriler elde edildi: 

ÇİMLENEN TOHUM 
SAYISI 
                    3. gün 4. gün 5. gün 6. gün 7. gün 
SAF fasulye       1    10       10     10        10 
10 3 fasulye       0     7          9       9          9 
10 6 fasulye       0    10       10     10        10 

3 petri kabına 10’ar nohut tohumu konularak 2 günde bir 10 ml olmak üzere; bir petri kabı saf su, bir petri kabına 10-3 lük, diğerine ise 10-6 lık salisilik asit çözeltisi ile sulandı. Şu veriler elde edildi:  


ÇİMLENEN TOHUM 
SAYISI 
                    3. gün 4. gün 5. gün 6. gün 7. gün 
saf nohut         9         9         9       9         9 
10 3 nohut      3         4         4       4         4 
10 6 nohut      6         6         7        7        7 

SONUÇ VE TARTIŞMA 

Şekildeki grafikte görüldüğü gibi salisilik asit 10-6 derişiminde verildiğinde çimlenme üzerine aşırı bir etkisi olmamış; fakat dozu artırılıp 10-3 derişimde verildiğinde çimlenme miktarını azaltmış ve olumsuz etkisi görülmüştür.  

Kontrol grubu 
(Saf su ile) 


  

Deney grubu 
(10-6 lık çözelti ile) 





Deney grubu
(10-3 lük çözelti ile) 






Fotoğraflarda da görüldüğü gibi salisilik asidin dozu artırıldıkça tohumların kök sayısı azalmıştır ve fasulyenin çimlenme dönemindeki gelişimini olumsuz etkilemiştir.  Şekildeki grafikte görüldüğü gibi salisilik asidin dozu artırıldıkça mısır bitkisinin çimlenme miktarı artmıştır ve olumlu bir etki görülmüştür. 


Kontrol grubu 
( saf su ile) 

Deney grubu 
(10-6 lık çözelti ile) 
  

Deney grubu
(10-3 lük çözelti ile) 






Fotoğraflarda da görüldüğü gibi salisilik asidin dozu artırıldıkça tohumların kök sayısı azalmıştır ve mısırın çimlenme dönemindeki kök gelişimini olumsuz, çimlenme miktarını olumlu yönde etkilemiştir. 


Şekildeki grafikte görüldüğü gibi salisilik asidin dozu artırıldıkça nohut bitkisinin çimlenme miktarı azalmıştır ve olumsuz bir etki görülmüştür.
  

Kontrol grubu 
(saf su ile) 

Deney grubu 
(10-6 ile) 

Deney grubu 
(10-3 ile) 

Fotoğraflarda da görüldüğü gibi salisilik asidin dozu artırıldıkça tohumların kök sayısı azalmıştır ve nohutun çimlenme dönemindeki gelişimini olumsuz etkilemiştir. 

2. Deney( Salisilik Asidin Bitkilerin Büyüme Dönemi Üzerindeki Etkisi) 

MATERYAL VE YÖNTEM 
Tohumların Steril Edilmesi ve Çözeltilerin Hazırlanması: 
Bir beherin içine koyulan %10’luk çamaşır suyu ile 10’ar tane mısır tohumları 20 dakika boyunca bekletilerek sterilize edildi. 0,0138 gr olarak alınan salisilik asit yeterli alkolde çözülerek ve üstü suyla tamamlanarak 100 ml’lik 10-3 ‘lük çözelti hazırlandı. 



Tohumların Periyodik Aralıklarla Sulanması: 
10 tane mısır tohumu bir saksıya, 10 mısır diğer saksıya konularak biri kontrol diğeri deney grubu olarak seçildi. 1 hafta boyunca bütün tohumlar saf su ile belli bir boya kadar büyütüldü. Sonra 2 günde bir deney gruplarına 10-3 lük salisilik asit çözeltisi verildi ve şu veriler elde edildi: 

 


SONUÇ VE TARTIŞMA 

 Yukarıdaki verilerde de görüldüğü gibi büyüme döneminde salisilik asit çözeltisi verilen bitkiler boyca daha çok uzamıştır. Sonuç olarak büyüme döneminde verilen salisilik asit bitkilerin gelişmesini olumlu yönde etkileyerek daha fazla büyümelerini sağlar. 

KAYNAKLAR 
1. Berthon, J. Y.; M. J. Battraw; T. Gaspar and V. Boyer, 1993. Early Test Using 
Phenolic Compounds and Peroxidase Activity to Improve in vitro Rooting of 
Sequoiadendron giganteum (Lindl.). Bucholz, Saussurea, 24, 7-13. 
2. Cleland C. F. and A. Ajami, 1974. Identification of The Flower-Inducing Factor 
Isolated from Aphid Honeydew as Being Salicylic Acid. Plant Physiol., 54, 
904-906. 
3. Davies, P. J., 1995. Salicylic Acid, Plant Hormones, Physiology, Biochemistry and 
Molecular Biology. Kluwer Acad. Pub., London, 833 p. 
4. De Klerk, G. J.; S. Marinova; S. Rouf and T. J. Brugge, 1997. Salicylic Acid Effects 
on Rooting of Apple Microcuttings by Enhancement of Oxidation of Auxin. 
Acta Horticulturae, 447, 247-248. 
5. www.wikipedia.com 




Bitkilerde Haberleşme

Genellikle çok düşük ya da insan kulağı algıladığı ve çok yüksek olsa da, böcekler ve hayvanların işitebildiği titreşimlerle birbirlerine sinyal gönderirler. Hatta ağaçlar ve bitkiler onların damarlarında  patlama yapan küçük hava kabarcıklarının sesi ile iletişim yaptıkları 
Ve böcekler ve bitkiler birbirlerinin sesleri duyduğu olduğunu kanıtlayan araştırmalar  vardır.Domates ve diğer çiçekli bitkilerden poleni serbest bırakmak için sadece doğru frekansta arılara vızıltı ve böceklere bir bitkinin ve ağaçların içindeki hava kabarcığı çıkararak haberleştiği gözlenmiştir.

Çoğu insan bitkilerin tehlikeden kaçamadıklarını, dolayısıyla düşmanlarına hemen teslim olduklarını zanneder. Ancak yapılan araştırmalar durumun hiç de zannedildiği gibi olmadığını ortaya çıkarmıştır. Tam tersine bitkiler de şaşırtıcı taktiklerle ve aralarında gizli bir dil kullanarak düşmanlarına karşı kendilerini korumaktadırlar.

Konuşamayan hatta ses dahi çıkaramayan, hareket etme yeteneği kısıtlı olan bitkiler nasıl iletişim kurarlar? 

Tehlike anında komşu bitkileri nasıl uyarırlar? 

Bitkiler kendi aralarında kurdukları iletişimin yanı sıra böceklerle iletişim kurmak için hangi yöntemlere başvururlar? İletişim kurabilmenin en kolay yolu konuşmaktır. İnsan konuşarak çevresindekilere isteklerini, düşüncelerini, neşesini, mutluluğunu kısacası tüm duygu ve düşüncelerini ifade eder. Kuşkusuz bu özellik, Yüce Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. İnsanlar gibi hayvanlar da kendi aralarında kolaylıkla iletişim kurabilir, çıkardıkları seslerle, örneğin tehlike anını, avın yaklaştığını, toplanmaları gerektiğini birbirlerine duyururlar. Hayvanlar âleminin en sessiz üyesi olan balıklar bile vücut dillerini ve hareket etme kabiliyetlerini kullanarak birbirleri ile haberleşirler. Peki, canlılar âleminin sessiz üyeleri olarak bilinen, üstelik hareket etme yeteneği de son derece kısıtlı olan bitkiler nasıl iletişim kurarlar? Bitkiler konuşurlar mı? Birçok insanın bu soruya vereceği cevap “hayır” olacaktır. Ancak yapılan bilimsel araştırmalar bitkilerin sessiz gibi görünen dünyalarında aslında gizli bir dil kullandıklarını göstermiştir. İlerleyen sayfalarda da okuyacağınız gibi bitkiler, Yüce Allah’ın kusursuz yaratışının ve sonsuz aklının delillerinden biri olarak bir dil ile konuşurlar. Ancak bu dil konuşulurken, en ufak bir ses dahi duyulmaz. Çünkü bu dil, “hissedilmeyen koku” olarak isimlendirilen kimyasal bir dildir.

Bitkiler Uçucu Organik Bileşikleri Kullanarak Konuşurlar
Bitkiler, çevrelerindeki canlılarla algılanmayan koku olarak adlandırılan “uçucu organik bileşikler” yolu ile iletişim kurarlar. Metabolizmalarında birbirinden farklı binlerce organik bileşik üretebilirler. Bu bileşiklerin çoğu bitkilerin etrafını bir bulut gibi kaplar. Aslında bu uçucu organik bileşikler, bitkilerin bunları üretme konusunda son derece kompleks bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Bizim sadece hoşumuza giden bir koku olarak algıladığımız, bazen de hiç hissedemediğimiz bu uçucu organik bileşikler, etraftaki canlılar için yol gösterici birer rehber özelliğine sahiptir. Çünkü bitki, bu bileşikleri düşmanlarını caydırmak veya cezbetmek için salgılar.

Şimdiye kadar 1000 değişik bileşik saptanmıştır ve muhtemelen henüz keşfedilmemiş niceleri de mevcuttur. Yapılan araştırmalar, bitkiler tarafından üretilen çeşitli özelliklerde ve fonksiyonlarda on binlerce ya da yüz binlerce birincil ve ikincil uçucu organik kimyasal olduğunu göstermektedir.

Bitkiler Kimyasalları Nasıl Üretir ve Depolar?Bitkiler tarafından üretilen aromatik bileşikler son derece karmaşık kimyasal işlemler sonucunda oluşur. Bu bileşiklerin evrimcilerin iddia ettiği gibi rastgele olaylar sonucunda, tesadüfen oluşması mümkün değildir. Çünkü bu bileşikler bir kimyacıyı bile hayrete düşürecek ölçüde teknik işlemler sonucunda oluşur. Bitkiler, organik kimya üzerine çalışan bir laboratuvar gibi, metilleme, açilleme, oksidasyon / redüksiyon gibi kimyasal işlemleri, bu görevler için özel olarak “yaratılmış” enzimler kullanarak, adım adım, büyük bir hassasiyet içinde gerçekleştirirler. Ayrıca bu mekanizma içinde, üretilen bileşikleri depolayan ve zamanı geldiğinde uçucu gazlar halinde havaya salınmasını organize eden hücreler bulunur. Kısacası gül gibi hoşumuza giden kokuları oluşturan bileşiklerin bir araya gelmesi olağanüstü teknik bir organizasyonu gerektirmektedir.

Bitkiler Kendi Aralarında Nasıl Anlaşırlar?
Bitkiler kendilerine zarar verecek olan canlılar tarafından saldırıya uğradıklarında salgıladıkları uçucu organik bileşikler ile yan komşuları olan diğer bitkileri uyarırlar. Aslında bu uyarma işlemi diğer bitkiler tarafından saldırıya uğrayan ağacın, yaydığı uçucu organik bileşikleri gizlice “dinlemesi” biçimindedir. Böylece saldırıya uğramadan önce savunma sistemlerini harekete geçirirler. Peki bu dinleme işlemi nasıl gerçekleşir?

Saldırıya uğrayan bitkilerin açığa çıkardıkları uçucu organik bileşikler, komşu bitkiler tarafından kopyalanır ve art arda gelen sinyallerin analizi yapılarak savunma sistemi harekete geçirilir. Burada bir başka gerçek daha ortaya çıkmaktadır: Bitkiler birbirleri ile sadece konuşmakla kalmayıp aynı zamanda birbirlerini “dinlemekte”dirler. Nitekim uzmanların yaptıkları deneyler bazı işlemler vesilesiyle söz konusu sinyallere “sağır” hale getirilen bitkilerin, tehlikeye maruz kalma riskinin daha fazla olduğunu göstermiştir.

Bitkilerin birbirleri ile iletişim kurmaları, kendilerini savunurken yaydıkları uçucu organik bileşiklerin diğer bitkiler tarafından “tehlike” habercisi olarak algılanıp savunma sistemlerinin harekete geçmesi, zeka gerektiren davranışlardır. Bitkinin tehlike anını “idrak etmesi” ve “hafızasına” bunu yerleştirmesi, kendi bünyesinde çeşitli değişiklikler oluşturup savunma taktiği geliştirmesi, evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüfler sonucunda ortaya çıkamaz. Gerçek şu ki, bitkiler birbirleri ile iletişim kurma özelliğine sahip olarak “yaratılmış”lardır. Bu, onlara Yüce Allah tarafından özel olarak verilmiş bir savunma sistemidir. Herşeyi en ince ayrıntısına kadar mükemmel yaratan Yüce Allah, yeryüzündeki tüm bitkilerin bulundukları ortamda gereken her türlü ihtiyaçlarını da var etmiştir. Yüce Allah bir Kuran ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

“Gökten yere her işi O evirip düzene koyar...” (Secde Suresi, 5)

Bitkilerin Böceklerle Anlaşma Dili
Bitkiler üstün güç sahibi Rabbimiz’in yarattığı uçucu organik bileşikler yolu ile böceklerle de iletişim kurarlar. Bitkiler böceklerle konuşmalarında iki dil kullanırlar. Bunlardan biri tehditkar bir dildir. Bu tehditkar dil bitkilerin, yapraklarını kemiren böcekleri uzaklaştırmak için kimi zaman zararlı kimyasallar üretmesi, kimi zaman da bu böceklerle beslenen avcı böcekleri çeken kimyasal kokular yaymaları ile ortaya çıkar. Kuşkusuz her iki taktik de son derece mucizevidir. Nitekim tarımsal alanda yapılan faaliyetlerde bu gizli dil, çok etkili bir yöntem olarak taklit edilmeye çalışılmaktadır. Almanya’daki Max Planck Kimyasal Ekoloji Enstitüsü’nde ‘bitki savunması genetiği’ alanında çalışmalar yapan Jonathan Gershenzon, bu stratejiyi gereği gibi taklit edebilirlerse, gelecekte tarımsal ilaçlamaların zehirsiz yapılabileceğini düşünmektedir.Bitkilerin böceklerle kurduğu diğer iletişim ise son derece dostanedir.

Bitkilerin Böceklerden Korunmak İçin Kullandıkları Yöntem
Böceklerin bir kısmının beslenme sistemi bitkisel besinlere dayanır. Bu tip böcekler “otçul böcekler” grubunda yer alırlar. Otçul böceklerin besin kaynağı olan bitkiler, kendilerine zarar verecek böceklerin yaklaştığını “anlar” ve kendilerini tehdit eden böcekleri avlayan etçil böcekleri çağıran uçucu organik sinyaller üretirler. Uçucu sinyaller aynı zamanda komşu bitkiler tarafından da algılanır ve kendi savunmalarını ayarlamaları için yeniden yorumlanır. Burada ilginç olan nokta, bitkilerin kendilerine zarar verecek böcekleri “algılayıp, tanımaları”, bu böcekleri avlayan etçil böceklerin varlığını ve bu etçil böcekleri çekecek sinyalleri “bilmeleri”dir. Elbette ki bitkilerin tüm bunları kendi başlarına yapabilmeleri mümkün değildir. Bunları deneme yanılma yöntemi ile öğrenmeleri ise zeka gerektirir, bitkilerin bu davranış özellikleri ile birlikte yaratıldıkları apaçık bir gerçektir. Bazı bitki türlerinin kullandıkları bu yöntemlere bazı örnekler şunlardır:

ABD Utah’ta yetişen bir tütün bitkisi Manduca güvesinin tırtılı tarafından saldırıya uğramaktadır. Bu zararlının yumurtaları Geocoris böceği tarafından sevilen bir yiyecek türüdür. Tütün bitkisinin salgıladığı uçucu kimyasal madde sayesinde Geocoris avcısı çağırılmakta ve yumurtalar bu böcek tarafından yendiği için tırtıl sayısının artışı engellenmektedir.

Bazı bitkiler, ısırılan bölgeden kendilerini ısıran böceğin sindirim sistemini bozucu ve ona sahte tokluk hissettiren bir sıvı salgılar. Aynı zamanda yaprak hasar gördüğü yerden “jasmonik asit” denen bir tür asit de salgılayarak diğer yaprakların saldırıdan haberdar olmasını ve savunmaya geçmesini sağlar.

Mısır ve fasulye bitkileri, düşmanlarından korunmak için parazit olarak yaşayan eşek arılarını adeta paralı asker gibi kullanırlar. Yapraklarına tırtıl dadandığında özel bir kimyasal salgı salgılayan bu bitkiler, eşek arılarını bulundukları yere toplarlar. Eşek arıları da larvalarını bitkiye saldırmış olan tırtılların üstlerine bırakırlar. Büyüyen eşek arısı larvaları, tırtılların ölümüne neden olur, bu da bitkinin kurtulmasını sağlar.

Bitkilerin bazıları ise aleolu kimyasal bileşikleri yapılarında bulundururlar. Bunlar böcek ve hayvanlar için bazen çekici, bazen korkutucu, bazen alerji yapıcı, bazen de öldürücü olarak etkilerini gösterirler. Örneğin kelebekler çalı çiçekli bitkilere yanaşmazlar. Çünkü bu tür çiçekler savunma sistemlerinin içinde “sinigrin” adlı bir zehir maddesi bulundururlar.

Akçaağaçların, özellikle şeker akçaağacının genç sürgünlerini ve yapraklarını zararlı canlılardan koruma düzeni çoğu zaman insanların ürettikleri böcek öldürücülerden çok daha etkilidir. Şeker akçaağacı, gövdesinde bol şekerli öz su olmasına rağmen, yapraklarına “tanen” denen bir maddeyi gönderir. Bu, böcekleri rahatsız eden bir maddedir. “Tanen”li yaprakları yiyen böcekler kurtulmak için hemen daha az tanenli üst yapraklara çıkarlar. Oysa üst yapraklar kuşların en çok uğradıkları yerlerdir. Buraya kaçan böcekler kuşlar tarafından avlanırlar. Şeker akçaağacı bu stratejisi sayesinde böcek saldırılarından az zarar görerek kurtulur.

Bitkilerin Böceklerle Kurduğu Dostça İletişim
Üremeleri söz konusu olduğunda, bitkilerin kullandıkları dil son derece sıcak ve dostanedir. Uçucu bileşikler böceklere (çiçekten çiçeğe polenleri taşıyan böcekler) fırsat sinyali verirler. Bu oldukça davetkar bir sinyaldir. Özellikle gece çiçek açan bitkilerdeki kokular böcekleri çekmek için çiçeğin renginden ya da şeklinden daha etkilidir. Kokuyu alan böcek, bu kokunun kaynağında kendisi için lezzetli bir nektarın birikmiş olduğunu fark eder. Karşılıklı gerçekleşen bu haberleşme ile böcek, duyduğu kokunun kaynağına doğru yol alır. Böcek çiçeğe ulaştığında nektarı almak için uğraşacak ve polenler üzerine yapışacaktır.

Aynı böcek, uğradığı başka bir çiçeğe daha önce yapışan polenleri bırakacak ve bu sayede bitkinin üreme işlemi gerçekleşmiş olacaktır. Böceğin, yaptığı bu önemli işten haberi bile yoktur. O yalnızca kokusunu aldığı nektara ulaşmak amacındadır. Bitkinin ise böylesi bir plan yapması, bunu gerçekleştirmek için böcekleri cezbedecek kokuyu salgılaması kendi başına gerçekleştirebileceği olaylar değildir. Çünkü gerçekte böcek de, bitki de, sadece, Yüce Allah’ın kendilerine ilham ettiği şekilde davranmaktadır.

Sessiz İletişim Kuran Bitkiler Evrim Senaryosunu Geçersiz Kılmaktadır
Buraya kadar incelediğimiz birkaç örnek, bitkilerin birbirleri ile sessiz bir dil geliştirerek iletişim kurduklarını göstermiştir. Oysa bitkilerin kendi varlıklarından da, gerçekleştirdikleri mucizevi işlemlerden de haberleri yoktur. Çünkü bitkiler de, kainattaki her şey gibi onları da yaratmış olan ve her an yaratmaya devam eden Yüce Allah’ın kontrolündedirler. Rabbimiz Kuran’da bitkilerin Kendisi’ne boyun eğdiğini bizlere bildirmektedir:

“Bitki ve ağaç (O’na) secde etmektedirler.” (Rahman Suresi, 6)

Ancak evrimciler, bitkilerin oluşumuyla ilgili olarak tek bitkiden yüz binlerce çeşit bitki türünün ortaya çıktığını iddia ederler. Kuşkusuz evrimciler diğer konularda olduğu gibi bu konuda da iddialarını destekleyebilecek herhangi bir bilimsel delil sunamazlar. Çünkü evrimciler hayvanların ve insanların sözde evrimi ile ilgili iddialarında düştükleri çıkmaza, bitkilerin evrimi yalanıyla ilgili ortaya attıkları senaryolarda da düşmektedirler.

Bitkilerin sadece dış dünya ile iletişim kurma konusundaki davranışları incelendiğinde bile, insanlar ve tüm canlılar gibi bitkilerin de mükemmel bir şekilde yaratılmış oldukları sonucu ortaya çıkacaktır. Yüce Allah, bitkilerin her birini özel savunma sistemleri, farklı tatlar, kokular, renkler ve faydalı özelliklerle birlikte yaratmıştır:

“Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl Suresi, 13)

Yapılan araştırmalar bilinçleri ve hafızaları olmamasına rağmen bitkilerin yakın aile bireylerini yani türdeşlerini tanıyabildiklerini ve bu şekilde işbirliği yaparak birbirlerine destek olduklarını ortaya koymuştur.

Bitkilerin çiçeklenmesi kendiliğinden gerçekleşen, bir olay değildir. Çünkü bitkiler polenlerini her zaman yaymazlar. Örneğin gelincik çiçekleri polenlerini polen taşıyıcı böceklerin en fazla olduğu saatlerde yayarlar. Diğer bitkilerdeki çiçeklenme de yılın belli zamanlarında gerçekleşir. Bu zaman çiçeklenme için en uygun olandır. Bilim adamları çiçeklerdeki bu zamanlamayı biyolojik saat olarak nitelendirmektedir. Bu bize, bitkilerin her türlü faaliyetlerinin zamanlamasını belirleyen, dolayısıyla hepsini bilgisi ve denetimi altında bulunduran üstün bir aklın ve gücün delillerini ortaya koymaktadır. Yüce Allah üstün gücü ve sonsuz aklıyla her yerde yaratılış delillerini bizlere göstermekte ve bunları görerek öğüt alıp düşünmemizi istemektedir.


Bitkilerin kendi aralarında iletişim kurabildiği ve çevreleri hakkında bilgi toplayabildiği ortaya çıktı. Bu durumun, biribirleriyle ‘iyi geçinen’ bitkiler yan yana dikildiği zaman, daha verimli gelişmelerini sağladığı belirtildi.

Bilim insanları, bitkilerin akustik titreşimler sayesinde iletişim kurduğunu ve çevreleri hakkında bilgi topladıklarını tespit etti.
Western Australia Üniversitesi fizyologları, bitkilerin iyi ve kötü gelişmesine etken olan faktörleri belirlemek için kırmızi biber (Capsicum annum) bitkisi üzerinde gözlemler yaptı. Deneylerde, biber bitkisi tohumları diğer biber bitkisi tohumlarıyla gömüldü, bazı tohumlar da izole edildi. Ayrıca, biber bitkileri fesleğen (Ocimum basilcum) ile de gömüldü.
Gözlemlerde, tohumların tek başlrına daha az filizlendiği görüldü. Ancak bitki tohumları yan yana gömüldüklerinde, filizlenme oranında ciddi bir artış yaşandı.
Araştırmcılar daha sonra bitkilerin arasına siyah plastik levha koyarak toz ve sürtünme gibi kimyasal ve fiziksel iletişimlerini keserken, ışık oranı ve nemlilik gibi aynı ortamda paylaşılan değerleri de değiştirdi.
İletişimleri bloke edilmesine rağmen, yanyana gömülen tohumlar izole edilenlere kıyasla yüksek oranda filizlenme gösterdi. Bilim insanları, buradan yola çıkarak bitkilerin gelişmesini güçlendiren, kendi aralarında bir çeşit iletişim olduğu sonucuna vardı.
HAŞERELERİ UZAK TUTUYOR
BMC Ecology dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Monica Galiano, “Bitkilerin, tohum gelişimini henüz tam anlayamadığımız bir mekanizma sayesinde olumlu olarak etkileyebildiğini gördük... Rezene gibi kötü komşular, izole edilen tohumlarda olduğu gibi gelişimi olumsuz etkiliyor. Bu etkileşimin, hücreler içindeki nano mekanik salınımlarla ortaya çıkarılan akustik sinyallerle kurulan iletişimden kaynaklandığını düşünüyoruz” dedi.
Sonuçlar, çiftçi ve bahçıvanların iyi iletişim kuracak bitkileri beraber dikerek bitki örtüsünü güçlendirebileceklerini gösterdi. Dahası, fesleğeni biber ve domates gibi ekinlerin yakınına gömmenin, beyaz sinek ve yaprak biti gibi haşereleri de uzak tutmakta etkili olduğu belirtildi. Yapraklı fesleğenin, toprakta gölge oluşturarak diğer bitkiler için ideal nemlilik oluşturduğu, özellikle biberin gelişiminde fesleğenin öne çıktığı anlaşıldı.
Bilim insanları, Hindistan’da ortaya çıkan fesleğen ile ilk olarak Orta ve Güney Amerika’da görülen biberlerin, spesifik olarak bir ilişkiye sahip olmadığına da dikkat çekti.


BİTKİLERDE STRES

     Stres (baskı) faktörleri, bitkileri yaşamlarının herhangi bir döneminde ortaya çıkarak etkileyen ancak değişik tepkilerin alınmasına yol açabilen diğer bir deyişle özellikleri birbirine benzemeyen bitkileri değişik olarak etkileyen çevresel etmenlerdir. Doğadaki çok çeşitli biyotik ve abiyotik çevre etmenleri bitkilerde strese neden olurlar. Biyotik ve abiyotik stres etmenlerinin etkisi altında bitkilerde ortaya çıkan değişimler de stres olarak tanımlanır. Stres, önemli fizyolojik ve metabolik değişimlere yol açarak bitkilerde büyüme ve gelişmeyi olumsuz şekilde etkilerken, üründe nitelik ve nicelik kaybına (ürün kalitesinin ve miktarının azalmasına), bitkinin ve ya organlarının ölümüne yol açabilmektedir.

Stres etmenlerinin oluşturduğu zarar bitkinin çevreye genetik adaptasyon derecesine bağlı olarak değişir. Bu olgu değişik bitkilerin değişik bölgelerde en iyi şekilde yetişmelerini belirleyen temel faktördür.
    Biyoteknolojik uygulamalarla strese dayanıklı bitki çeşitlerinin üretilmesi ve gelecekte ortaya çıkması muhtemel beslenme sorununun önlenmesi hedeflenmektedir.
    Strese dayanıklılık mekanizması bitkilerde iki şekilde etkili olup bitkiler ya geliştirdikleri önleyici
mekanizmalarla stres faktörlerinin etkinliğini önlemekte ya da tolerans mekanizmalarıyla karşı koyarak
yaşamlarını sürdürmektedirler.
Stres faktörleri; biyotik ve abiyotik olmak üzere ikiye ayrılır:

Abiyotik faktörler


Fiziksel Kimyasal

Kuraklık, Tuzluluk,
Yüksek ya da Düşük
Sıcaklık, Radyasyon,
Bitki Besin Maddesi
(maddeleri),
Yapraklarda
Kıvrılma ve
Katlanması (Işık
stresi), Su
baskını, mekanik
etkiler (Rüzgar, kar
ve buz örtüsü)
Hava kirliliği, bitki
besin elementleri,
pestisitler (zirai
ilaçlar), toksinler,
tuzlar, toprak pH’sı

 Biyotik faktörler


Hastalık etmenleri

(Patojenler) Yabani
bitkiler, böcekler,
Mikroorganizmalar,
Hayvanlar
Başlıca Stres Çeşitleri:
1. Su Stresi (Kuraklık Stresi): Bitkilerde belirli bir süre içerisinde terlemeyle (transpirasyon) yitirilen suyun,çevreden alınan su miktarından fazla olması durumunda ortaya çıkar. Su miktarı azalan bitkisel dokular arasında suyun alınması için rekabet başlar. Başka bir ifadeyle bitki dokuları arasındaki su dengesi bozulur. Stres günlük ya da uzun süreli olabilir. Stres durumunda turgor kaybı nedeniyle hücre büyümesi olumsuz olarak etkilendiğinden hücreler küçük kalırlar. Hücre büyümesindeki azalma çeper sentezini de etkiler. Protein ve klorofil olumsuz olarak etkilenirken, tohumların çimlenme yeteneklerini kaybettikleri görülür. Fotosentez ve solunum yavaşlar veya durur. Hücre büyümesindeki gerileme yaprakların küçülmesine ve fotosentez üretiminin daha da azalmasına yol açar. Yeterli miktarda suyun olmaması ksilem ve floemdeki madde iletimini olumsuz olarak etkilediğinden meyvelerin küçük kalmasına, tahıllarda ise tohumların (danelerin) dolgunlaşamamasına ve
ürün kalitesinin düşmesine neden olur. Su stresi bitkilerde enzim aktivitesi ve enzim miktarı üzerine de önemli bir etki yapar. Ayrıca Absisik asit (ABA; bitkisel bir hormon) miktarı yapraklarda 40 kat artarken kök dahil diğer organlarda bu artış daha azdır. Absisikasit stomaların kapanmasını sağlayarak suyun transpirasyonunu(terlemeyle kaybını) önler. Bitkinin tepe organlarında gelişmeyi azaltarak suyun kök sisteminde kullanılmasına, dolayısıyla kökün derinlere doğru inebilmesine ve daha fazla suya ulaşabilmesine imkan sağlar.Kuraklığa dayanma stratejileri şunlardır:

 a) Kuraklık öncesi hızlı bir olgunlaşma ve yağış sonrası üreme, 

b) Su kaybını derin köklere sahip olarak geciktirme, 
c) Transpirasyona karşı koruma önlemleri veya taze dokulardasuyu depo etme,
 d) Dokulardan su kaybına izin verme ve suyun azaldığı durumlarda büyümeye devam etme,
şiddetli su kaybında ise var olmaya çalışma.

   Kuraklığa bağlı olarak bitkilerde çeşitli adaptasyonlar görülür. Bunlardan bazıları;

Tüyler, gerek yapraklarda gerekse bazı gövdelerde en net olarak görülen kurakçıl karakterli oluşumlardır. Tüylerin diğer görevlerini; bitki üzerine gelen ışınları dağıtmak veya topraktan yansıyan ışınları kırmak, sinek,böcek gibi canlıların saldırılarından bitkiyi korumak ve yaprak yüzeyinin serinletilmesine katkıda bulunmak olarak sayabiliriz. Stomaların kapanmasının transpirasyonun azaltılması üzerine önemli bir etkisi vardır ancak, stomaların kısmen kuraklığa dayanıklı bitkilerde daha az dayanıklı bitkilere göre daha hızlı kapandığı bilinmektedir. Stomaların erken kapanmasının, toprağın kurumasına ilişkin bir tepki olduğu, yaprağın transpirasyon hızına bağlı olarak ideal su dengesinin kurulmasına yardımcı olabildiği düşünülmektedir.
Yaprak yüzeyinde mum tabakasının birikmesi ve bunun daha kalın kütikula oluşumuna yol açması epidermisten
su kaybını azaltmaktadır. Bu aynı zamanda karbondioksit alımını da düşürmekte fakat yaprak fotosentezini
etkilememektedir. Çünkü kütikula altındaki epidermal hücreler fotosentetik değillerdir.
Özetle, su stresi altında bitkilerde hayatta kalma ve büyüme stratejileri iki ana grup altında toplanabilir:
a. Morfolojik 
b. Fizyolojik

a. Morfolojik stratejiler:

Kök sistemlerinin daha derine inmesi veya uzamasında görülen artışlar,Yaprak ve gövde şekillerinde yüzey azaltıcı değişimler,Yaprak alanlarının değişik ölçülerde küçülmesi, parçalanması,Stoma yüzeylerinin korunması amacı ile yaprakların kıvrılması veya yuvarlanması Yaprak ve gövde üzerindeki tüylerin miktarlarındaki değişimler, Epidermis üzerindeki kutiküla ve mum tabakalarının kalınlığındaki artışlar Stomaların daha derine gömülü olması Yaprakların kaybedilmesi Bazı gövdelerin fotosentetik işlev kazanması

b. Fizyolojik stratejiler:

Stomalar ile ilgili sorumluluklar Fotosentez olayı ile ilgili düzenlemeler Osmotik ayarlama Yapraklarda koruyucu çözeltilerin ortaya çıkışları Zardaki protein, yağ ve karbonhidrat miktarındaki değişmeler
Koruyucu bitki yüzey lipidlerinin artması Depo lipidlerinin miktarındaki değişmelerSu stresi proteinlerinin varlığı

2. Tuz Stresi: Dünyanın değişik ülkelerinde, özellikle de kurak ve yarı kurak bölgelerde yetiştirilen kültür bitkilerinde görülür. Yağışlı bölgelerde tuzlar yıkanarak yer altı sularına karışır ve sonra akarsularla denizlere taşınır. Bu nedenle tuzlaşma yağışlı bölgelerde genel olarak oluşmaz. Toprakların deniz suyunun etkisinde kaldıkları bölgeler ve denize yakın alçak araziler bunun dışındadır. Kurak ve yarı kurak bölgelerde yağış azlığı nedeniyle tuzların yıkanması yok denecek kadar azdır. Buharlaşma (evaporasyon) nedeniyle su yitiminin yüksek olduğu bu tip bölgelerde toprakta ve toprak yüzeyinde tuzlar birikir. Suyun iyi bir şekilde akması ya da alt katmanlara doğru süzülmesi sağlanmadan yapılacak sulamalar da tuzluluğun artmasına neden olur. Bitkiler karşı karşıya kaldıkları yüksek orandaki tuzluluk açısından iki büyük gruba ayrılırlar. Halofitler (Halo; tuz) topraktaki tuzluluğa alışık olup yaşam döngülerini bu ortamda sürdüren bitkilerdir. Glikofitler ise (tatlı bitkiler) halofit olmayan bitkiler olarak bilinirler ve tuzlu ortamlara halofitler kadar dayanıklı olmayan bitkilerdir. Glikofitler için topraktaki tuz konsantrasyonu eşiği geçildiğinde büyümede duralama, yaprakta

renksizlik ve bitki kuru ağırlığında bir azalma meydana gelir. Aralarında mısır, soğan, limon-portakal, marul ve fasulyenin olduğu bitkiler tuza oldukça yüksek oranda hassas olup, pamuk ve arpa orta dereceli, şeker pancarı ve hurma ise tuzluluğa kaşı yüksek oranda direnç gösteren bitkilerdir.
Tuz stresi bitkilerde genellikle iki nedenle ortaya çıkar. Kök bölgesinde çözünmüş tuzların fazlalığı sonucunda yoğunluğun artması nedeniyle bitkinin suyu almakta güçlük çekmesi ve bazı iyonların miktarındaki artışa bağlı olarak toksik etkiler göstermesiyle. Aşırı tuz stresi bitkilerde bodurluğa ve kök büyümesinde gerilemeye neden olur. Tomurcuk oluşumu azalır, toprak üstü gelişme olumsuz etkilenir ve yapraklar küçük kalır. Hücrelerin ölmeleri sonucu köklerde, tomurcuklarda, yaprak kenarlarında ve büyüme uçlarında sarı lekeler (Nekroz) oluşur. Bitkilerde suyun azalması ve tuzluluğa bağlı iyonların artmasıyla enzim aktivitesi azalırken, protein sentezi geriler, zar geçirgenliği azalır, kloroplastlar ve diğer hücresel yapılar önemli ölçüde zarar görür. İyonlararasındaki denge  bozulduğundan tuzu oluşturan iyonlarla bitki için gerekli besinler arasında rekabet görülür ve
bitkiler kendileri için gerekli elementleri yeterli miktarda alamazlar.

3. Sıcaklık Stresi: Yüksek sıcaklık moleküllerin hareketini hızlandırırken büyük organik moleküller arasındaki bağların gevşemesine ve biyolojik zarların daha akışkan olmasına neden olur. Buna karşın düşük sıcaklıkta biyolojik zarlar sertleşir ve biyokimyasal işlevlerin gerçekleştirilmesi için daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulur.Sıcak ve soğuk, şiddetlerine ve sürelerine bağlı olarak metabolik aktiviteyi, büyüme ve gelişmeyi etkileyerek bitki çeşitlerinin ülkelere ve bölgelere göre dağılımını sınırlar. Bitkilerin çoğu 15-45 C arasında iyi gelişirler. Bu sınırın altında ve üstünde bölgelere göre bitkilerin büyümeleri, metabolizmaları, ürünlerin kalite ve miktarı ciddişekilde etkilenir.Yüksek sıcaklık büyümeyi etkilerken özellikle gövdede lekelenmelere yol açar. Proteinlerin denatüre olması ve enzim aktivitesinin yitirilmesi ile hücre yapısının ve fonksiyonlarının değişmesine neden olur.Bitkiler ideal koşullarda ani hava değişiklikleri ile bir süre yüksek sıcaklık ve soğukla karşılaşabilirler. Bu şokla karşı karşıya kalan bitkiler henüz tam olarak açıklanamamış bazı mekanizmalarla strese karşı koymaya çalışırlar.Bu konuda araştırmalar üç şekilde gerçekleştirilmektedir.


a) Sıcaklıkları farklı ekolojilerden alınan bitkiler aynı sıcaklıkta yetiştirilerek gösterdikleri tepkiler

belirlenmektedir

b) Aynı türe ait bitkiler farklı sıcaklıklarda yetiştirilerek ortaya çıkan değişiklikler incelenmektedir.

c) Sıcaklıkları giderek değiştirilen koşullarda yetiştirilen bitkilerde gelişme boyunca ortaya çıkan değişimler belirlenmeye çalışılmaktadır. Sıcaklık değişimleri bitkilerde fotosentezi önemli miktarda etkiler. Örneğin düşük sıcaklıklarda, serin iklim bitkilerinde fotosentez miktarının sıcak iklim bitkilerindeki fotosentez miktarından yaklaşık 3 kat fazla olduğu, buna karşın yüksek sıcaklıkta sıcak iklim bitkilerinde fotosentez miktarının serin iklim bitkilerine göre de yaklaşık 5 kat fazla olduğu saptanmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, yüksek sıcaklık şokunda bitkilerin özel bazı proteinler ürettikleri bulunmuştur.

4. Soğuk Stresi: Soğuk stresi genellikle 0-15 C arasında değişen sıcaklıklarda görülür. Sıcak seven tropik ve yarı tropik bitkiler 15 C’ın altındaki sıcaklıklarda soğuk stresi gösterirler. Soğuk iklim bitkileri ise bu sıcaklıklara kolaylıkla adapte olarak gelişimlerini sürdürürler. Turunçgiller, pamuk, çeltik, şeker kamışı, soya fasulyesi ve patates gibi bitkiler don oluştuğunda ya da donma derecesinin biraz üzerindeki sıcaklıklarda zarar görürler. Muz gibi kimi tropik bitkiler ise 13 C’ın altındaki sıcaklıklarda birkaç saat içerisinde zarar görürler. Bu nedenle muzların buzdolabında saklanması doğru değildir.

Soğuk stresinde ortaya çıkan zararın derecesi soğuğun şiddetinin yanında soğukta kalma süresine ve ortam sıcaklığının soğuktan sıcağa dönüşmesindeki süreye de bağlıdır. Duyarlı bitkilerde soğuk stresinin ilk belirtisi toprakta yeterli su bulunmasına rağmen bitki yapraklarının solmasıdır. Bu durum üç nedenle gerçekleşir; 

a) Düşük sıcaklıkta köklerde hücre zarlarının geçirgenliğinin azalması nedeniyle yeterli suyun alınamaması 


b) Suyun viskozitesinin artması (Viskozite, akışkanın akmaya karşı gösterdiği iç direnç olarak tanımlanabilir.Tersi akışkanlık)


c) Soğukta gözeneklerin açık kalması ya da çok az kapanması

Bu nedenlerden dolayı aynı zamanda su stresi de oluşmaktadır. Ancak su stresinin oluşması bitki için soğuğa
karşı direnç sağlayacağından koruyucu bir duruma da neden olmaktadır. (Sıcaklığın yavaş düşmesi bitkinin su
miktarını kademeli olarak azaltmasına imkan vereceğinden donmasını ve zarar görmesini önler.)

5. Don stresi: Sıcaklığın 0 C’ın altına düşmesi sonucu oluşan don stresinin olumsuz etkisi çevre sıcaklığının düşük olmasından çok hücre suyunun donmasından kaynaklanır. Bu sıcaklıkta metabolizma en aza iner ve hayati tüm faaliyetler durur. Buz oluşumu hücreler arası boşlukta başlar. Buradaki suyun donması osmotik bir etki yaparak hücre içindeki (simplast) suyun hücre arası boşluğa (Apoplast) geçmesine ve donmasına yol açar. Bu durum hücrelerde su eksikliğine neden olur. Başlangıçta sadece hücreler arasındaki su donduğundan bitki fazla zarar görmez. Ayrıca

hücre içerisindeki su miktarı da azalmış olduğundan hemen donmayacaktır. Ancak soğuğun sürmesiyle hücre içindeki su da donar. Oluşan buz kristalleri hücredeki biyolojik zarları parçalayarak ölmelerine neden olur. Bazı bitkiler ise henüz tam olarak açıklanamayan mekanizmalarla buz kristallerinin oluşmasını engelleyerek dona dayanıklılık gösterirler. Mekanizması henüz aydınlatılamamış olsa da bazı bitkilerin hücrelerinde şeker gibi bazı moleküllerin miktarını arttırdıkları, buna karşılık su miktarını azalttıkları yine suyun donmasını geciktiren antifriz özellikte maddeler sentezledikleri bilinmektedir. Tüm bilgiler ışığında soğuğa dayanıklı bitkilerin donmaya karşı direnci üç şekilde gösterdikleri söylenebilir;

a) Hücre zarının güçlendirilmesi: Donma evresinde zar yapısı değişirken proteinler denatüre olur. Zarın yağ kompozisyonuyla birlikte, yağ asitleri, fosfolipitler ve çeşitli steroidler yanında, özellikleri de önemli ölçüde değişmektedir.


b) Sitoplazma içeriğinin değiştirilmesi: Başta basit şekerler olmak üzere, prolin gibi diğer bileşikler (yoğunluğu arttıran) hücrede birikirler. Ayrıca donmayı engelleyen özel antifriz proteinleri de birikmektedir.


c) Gen kontrolündeki değişiklikler: Dona karşı direncin sağlanmasında çeşitli genlerin görev aldığı bulunmuştur. Ancak genlerin bu işlevi nasıl gerçekleştirdikleri henüz aydınlatılamamıştır.


6. Işık Stresi: Işık stresi gün ışığının bitkilerde oluşturduğu stres olup öncelikle fotosentez üzerine etkilidir. Işıkşiddetinin azlığı ya da fazlalığı bitkide metabolik işlevler üzerinde de önemli etkiler yapar. Güneş ışığı fotosentezi etkilemesinin yanında bitkinin sıcaklığını ve ışığa bağlı tepkimeleri de etkileyerek stres yapar.Yeryüzüne ulaşan güneş enerjisinin miktarı, havadaki tozlar, kirlilik, bulutlanma durumu, enlem ve boylam derecelerine göre değişir. Denilebilir ki bitkilerin yararlandığı güneş enerjisinin miktarı çeşitli çevre faktörlerinin etkisiyle azaltılmaktadır. Bu nedenle bitkilerde ışık stresi genellikle ışığın fazlalığından değil yetersizliğinden kaynaklanmaktadır.üneş enerjisinin gücü yalnızca atmosferdeki faktörlerle azaltılmaz, bitkilerin konumu ve durumundan da etkilenir. Fotosentezin oluştuğu yaprakların üst üste gelmeleri ve bitkilerdeki dizilişleri nedeniyle ışıktan yararlanma kademeli olarak gerçekleşir. Bitki yoğunluğu, bitki boyu ve yaprakların şekli yararlanılan ışığın

kalite ve miktarını etkiler. Yaprağın yapısı ve kalınlığı ışık geçirgenliği üzerinde etkilidir.
Gölge ve güneş bitkilerinin ışık şiddeti karşısındaki tepkileri farklıdır. Bir bitkinin değişik bölgelerde yetişme başarısı sıcaklık, su vb. yanında düşük ışık karşısında fotosentezi sürdürme yeteneğiyle de ilgilidir. Gölge ve güneş bitkilerinde bulunan kloroplastlar yapı olarak birbirinden önemli ölçüde farklıdırlar. Kloroplastlardaki klorofil miktarları gibi klorofil a ve klorofil b miktarları da farklıdır.
Bitkinin ışık tutma gücü birim alandaki klorofil miktarına bağlıdır. Gölge koşullarında bitkideki klorofil miktarı azalır. Işığın yetersiz olması durumunda ortaya çıkan streste bitkilerde karbonhidrat üretimi azalır. Bunu bir seri metabolik değişim izler. Karbonhidratlar solunumda da kullanıldığından hücredeki miktarı düşmeye başlar. Bu durumda bitkiler köklere daha az besin göndererek kök gelişimini yavaşlatırlar. Ayrıca yaprak alanlarını enişleterek ve ışığı daha az yansıtmak için incelterek güneş ışığından daha fazla yararlanmaya çalışırlar. Işığın fazla olduğu durumlarda ise yaprakların kalınlaştığı görülür.Güneş bitkileri fazla ışık aldıklarında fotosentezi hızlandırırlar. Ayrıca yapraklarında mantarlaşma artar, mum tabakası oluşur ve kütikula tabakası kalınlaşır. Böylece ışığı daha fazla yansıtırlar. Gölge bitkileri genellikle yüksek ışık şiddetine maruz kaldıklarında ölürler. Bunun nedeni fotosentezin artması sonucu oluşan ve yapraktan uzaklaştırılamayan oksijen radikalleri ve hidrojen peroksit gibi zehir etkisi yapan ürünlerin birçok biyolojik molekülle tepkimeye girerek yapısını bozmasıdır. UV ışınları da yüksek miktarda enerji taşıdıkları için zararlı etkiler gösterebilirler. Özellikle proteinlerdeki disülfit bağlarını parçalar ve DNA’nın yapısını bozarlar. Yüksek bitkiler özellikle kütikula tabakasındaki mumlar ve sitoplazmalarındaki bazı maddelerle UV ışınlarını tutarak korunmaya çalışırlar.

7. Hastalık Stresi: Virüs, bakteri ve mantarlar insan ve hayvanlarda olduğu gibi bitkilerde de hastalıklara neden olurlar. Patojenik organizmalardan etkilenen bitkilerde uygun karşı mekanizmalar oluşur. Patojen organizmalar stomalardan, gövdedeki yarıklardan ve ya çiziklerden bitki içine girerek enfeksiyon yaparlar. Eğer bitki çok duyarlı, patojen de etkin ise ölüm görülür. Yapraklarda sararma (Kloroz), lekelenme (nekroz), solma, kabuk bağlama, kök ve meyve çürükleri hastalıkların belirtileridir.

Hastalıklara karşı koruyucu dokulardaki kalınlaşmalarla fiziksel önlemler alınır. Bunların yanında kimyasal önlemler de alınabilir. Taninler, alkoloidler gibi kimyasallar mantar misellerinin gelişmesini önlemek için üretilirler. Çoğu bitki epidermis tabasını mantarlara zehir etkisi yapan maddelerle güçlendirir. Bazıları mantar misellerinin bitkiye girmeye çalıştığı bölgelerde hücre duvarlarını kalınlaştırarak ya da bu bölgedeki hücreleri öldürüp mantarın emici organını bir kapsül içerisine alarak önlem alırlar.

8. Su Taşkını (Fazla Su) Stres: Su azlığında olduğu gibi su fazlalığında da bitkiler strese girerler. Nehir, ırmak ve derelerin taşması ya da aşırı yağışlar sonucu suyu alt katmanlara geçiremeyen topraklar geçici olarak suyla kaplanır. Bu durumda toprağa oksijen giremediği için bitki kökleri ve diğer organlar solunum yapamaz. Bitkilerde büyüme olumsuz şekilde etkilenir, fotosentez miktarı azalır ve ciddi ürün kaybı görülür. Bitki köklerine oksijen sağlanmasında; topraktaki boşlukların oranı, su içeriği, sıcaklık, kök yoğunluğu gibi etmenlerin yanında alglerin ve aerobik mikroorganizmaların bulunup bulunmaması önemli etki yapar. Su ile kaplı topraklarda oksijen bir iki saat içerisinde tükenir. Bu koşullarda anaerobik mikroorganizmaların faaliyetleri sonucu Fe, Mn, H2S, sülfidler, laktik asit, bütirik asit, vb. maddelerin miktarları hızla zehir etkisi yapacak düzeylere yükselir.

Oksijen eksikliğine dayanıklılık sürelerine göre bitkiler genelde; sulak alan bitkileri, su taşkınına dayanıklı bitkiler ve su taşkınına duyarlı bitkiler şeklinde sınıflandırılır. Su taşkınına duyarlı bitkiler, su taşkınlarında hücre sitoplazmalarının asitlik kazanması nedeniyle hemen ölürler.
Oksijen eksikliği protein sentezini önemli ölçüde azaltır, mitokondriler zarar görür, hücre bölünmesi ve uzaması geriler, iyon taşınması olumsuz olarak etkilenir ve kök meristemi hücreleri ölür. Bu koşullarda duyarlı bitkilerde absisik asit ve etilen (bitkisel bir hormon) miktarları hızla artar, yapraklardaki stomalar kapanır, yapraklar aşağı doğru bükülüp sarkar ve çoğu zaman ölüm görülür.

9. Oksidatif Stres: Hücrelere zarar veren ya da hücreleri öldüren reaktif oksijen türlerinin bitki hücrelerinde oluşması ile ortaya çıkar.Ozon bu stresin en önemli etkenlerinden biridir. Atmosferin üst katmanlarında bulunan ozon dünyamızı UV ışınlarının etkisinden koruduğu için yararlı olsa da yeryüzünün hemen üst katmanlarındaki ozon (son derece reaktif olduğundan) canlılar için oldukça zararlıdır.


10. Hava Kirliliği Stresi: Atmosfere, toprağa ve suya karışarak kirliliğe neden olan toksik maddelerin temel kaynağını endüstri, trafik, tarımsal ve evsel ilaçlar yanında özellikle fosil yakıtlar oluşturur.

Bitkilere zarar veren hava kirleticilerinin başında; SO2, N2O, NO, NO2, O3(ozon), H2S (Hidrojen sülfür) gelir. Çeşitli kirleticilerin bitkilerde oluşturdukları zarara ilişkin belirtiler bitkiden bitkiye değişir. Bir başka deyişle aynı kirleticinin çeşitli bitkilerde oluşturduğu zararın belirtileri farklı olabileceği gibi benzer belirtiler çeşitli kirleticilerden de kaynaklanabilir. 

11. Ağır Metal Stresi: Atık maddelerle topraklar, yer altı ve yer üstü suları giderek daha fazla kirlenmektedir. Özellikle ağır metal kirliliği uzun süreli sorunlara neden olmaktadır. Organizmalarda birikerek besin zincirinde yer almakta ve zararlarını yıllarca sürdürmektedirler.Çinko, kurşun, nikel, kobalt, krom, bakır, mangan, kadmiyum, selenyum, arsenik ve alüminyum gibi belirli bir

miktarı aştıklarında zehir etkisi yapan kirleticilerdir. Bunların birçoğu belirli bir miktarda bitkiler için hayati öneme sahip olsalar da fazla miktarda bulunmaları birçok zarara yol açmaktadır.
Genellikle elektron aktarımında devreye girerek solunum ve fotosentez üzerine olumsuz etki yaparlar. Hayati öneme sahip enzimleri inhibe ederek çalışmalarını engellerler. Böylece bitkilerin enerji üretme ve kaliteli ürün oluşturma yetenekleri azaltılır.


2. Deney


Tolerans artışı ve / veya çevresel strese direnç ve artan biyokütle üretimi ile bitkiler için  abiyotik formül


Bu buluş, tolerans artışı ve / veya çevresel strese direncini ve abiyotik stres ile ilişkili polipeptitlerin bir veya daha fazla faaliyetleri arttırılması ya da üreterek karşılık gelen bir dönüştürülmemiş vahşi tip bitki hücresi ile karşılaştırıldığında artmış biyokütle üretimi , bir bitki hücresi ile ilgili tepkiler ve bitkilerde abiyotik stres toleransı formülüdür.

 Özel olarak, bu buluş, su eksikliği koşullarında dahi büyümeye uyarlanmış bitkileri ile ilgilidir

    Tarla koşullarında, büyüme, gelişme, biyokütle birikimi ve verim bakımından bitki performans çevresel değişiklikler ve streslere alışma yeteneğine bağlıdır. Böyle kuraklık stresi, tuzluluk stresi, ısı stresi ve soğuk stresi gibi abiyotik çevresel stresler, bitki büyüme ve verimlilik önemli sınırlayıcı faktörlerdir (Boyer. 1982. Science 218, 443-448)  Isı  - düşük su veya kuraklık koşullarına maruz kalan bitkiler, tipik olarak, bitki malzemesi, tohum, meyve ve diğer yenebilir ürünlerin düşük verimler sahiptir. Mahsul kayıpları ve bu pirinç, mısır (mısır) ve bu streslere bağlı buğday gibi önemli ürünlerin mahsul verim kayıpları önemli bir ekonomik ve siyasi faktör oluşturmaktadır ve birçok az gelişmiş ülkelerde gıda sıkıntısına katkıda bulunur.



Bu buluşun bir düzenlemesinde kullanılan "yüksek soğuk direnci" donma toleransının ve / veya soğutma tolerans içeren, düşük sıcaklık toleransı ile ilgilidir.



Manyetik alanın etkisinde kalmış su ile sulanan bitkilerin, gelişmelerinin ne şekilde etkilendiklerini göstermek


PROJENİN HEDEFLERİ

1.Manyetik alanın etkisinde kalmış su ile sulanan bitkilerin, gelişmelerinin ne şekilde etkilendiklerini göstermek.

2.Manyetik alandan geçen suyun bitkiler üzerinde olumlu ya da olumsuz sonuçlarını test etmek.

3. Olumlu sonuçları olursa bunlardan üreticilerin yaralanmasını sağlamak, tarımda verimi arttırmak

GERÇEKLEŞTİRİLEN FAALİYETLER

Öncelikle manyetik alan nedir, manyetik alanın su ve canlılar üzerindeki etkileri nelerdir konularında kaynak taramaları yapıldı. Piyasalarda satılan kireçlenmeyi önleyici cihazların katalogları incelendi ve kireçlenmeyi ne şekilde önledikleri konuları araştırıldı. 4 Adet saksı alındı Her birine 7 adet fasulye tohumu ekildi. Saksılar iki gruba ayrılıp etiketlendi. 1.gruptakiler kontrol grubu olarak 3 günde bir 50 ml. normal çeşme suyu ile sulandı. İkinci gruptakiler ise çeşme borusunun etrafına sardığımız mıknatıslı alandan geçen suyla aynı şekilde sulandı.6 hafta boyunca bitkilerdeki çimlenme ve gelişme durumları takip edildi. Yaprak büyüklükleri, gövde kalınlıkları arasında farklılıklar gözlemlendi, resimleri çekildi, gözlenen değişimler kaydedildi.

KULLANILAN YÖNTEMLER

Kontrollü deney yöntemleri kullanılmıştır.   4 adet saksıya yedişer adet fasulye tohumları ekilmiş, iki grup oluşturularak, birinci gruptakiler normal çeşme suyu ile sulanmış, ikinci gruptakiler ise mıknatıslı alandan geçirilen suyla 3 günde bir, 50 ml. olarak sulanmıştır. Bitkilerdeki gelişme durumları 6 hafta boyunca izlenmiştir.

ULAŞILAN SONUÇLAR

Manyetik alandan geçirilen suyla sulanmış fasulye bitkilerinde daha iyi gelişme gösterdiği tespit edildi. Kontrol gruplarında ekilen fasulyelerin hepsi çimlenmesine rağmen 3 hafta içinde iki saksıda da 3 fide gelişemedi ve kurudu. Gelişenler ise deney gruplarına göre daha ince gövdeli, yaprakları daha küçüktü. Deney grubuna ekilen fasulyelerin tamamı gelişmeye devam etti. Gövde sapları daha kalın, yaprakları daha genişti ve 6 hafta sonunda çiçeklenme başlamıştı.

SONUÇLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Manyetik alan konusunda yapmış olduğumuz kaynak taramasında, insanların çok eski zamanlardan beri manyetik alanın iyileştirme gücünden yararlanmış olduğunu gördük. Nedenini bilmedikleri halde akarsulara yerleştirdikleri doğal mıknatıslar sayesinde içmiş oldukları sulardan enerji buldukları ve kendilerini daha iyi hissettikleri bilgilerine ulaştık. Nasa uzmanlarının yapmış oldukları araştırmalara göre de Dünya’nın manyetik alan etkisi dışına çıkan astronotlar, çeşitli sağlık sorunlarıyla karşılaşmaktadır. Bu veriden yola çıkılarak uzay mekiğinin çeşitli bölümlerine yerleştirilen yapay mıknatıslar ile sorun giderilmiştir. Manyetik alan etkisi ile kireç kristallerinin fiziksel şekli değişerek yüzeye tutunma özelliğini kaybettiği,  küresel şekle dönüşerek hiçbir yüzeye tutunamadıklarından kireçlenme olmadığı bilgilerine ulaşılmıştır.

Bu bilgilerden yola çıkarak manyetik alandan geçirilmiş suyla sulanan bitkiler,   kökleri ve odun boruları kireçle tıkanıp kapanmayacağından suyu daha kolay ve bol alır. Mineral tuzların çözünürlüğü artar ve bitkilerin mineral alımı artar. Bunlarda bitkilerin daha iyi gelişmesine, daha çok verim alınmasına neden olur. Ayrıca manyetik alan etkisine maruz kalan su moleküllerinin hidrojen ve oksijen atomlarının birbiriyle çok sıkı kümelenme oluşturmadıkları bilinmektedir.

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde manyetik alandan geçirilerek bitkiye verilen su,  bitki köklerin ve hücrelerin kolayca emebileceği bir yapı oluşturduğu sonucuna ulaşabiliriz. Tarımda verimi arttırmak amacıyla manyetik alan suyu kullanımının faydalı olacağını söyleyebiliriz


Yağmur ve çeşme suyunun etkisi

Yağmur denizlerden, okyanuslardan ve göllerden buharlaşan suyun geri yer yüzüne dönüşüyle oluşur.
Dönüş esnasında havadaki toz zerreciklerini yer yüzüne indirir. Bu toz zerecikleri içerisinde bir çok mineral vebitki besini vardır. Normalde yağmur suyunda azot olmamasına karşın şimşek çaktığında azot ve oksijen birleşerek bitkiler için doğrudan alınabilir azotu oluşturur. Azot bitkilerin yeşil aksam gelişimi için önemli bir elementtir. 

Tüm bu içinde bulundurduklarına rağmen yağmur suyunun tuz oranı çok düşüktür. Bu özelliğinden dolayı yağmur suyu çok iyi bir çözücüdür. Özellikle saksı bitkileri yüksek tuzlu sulardan hoşlanmazlar, çeşme suyu içerisindeki klor topraktaki faydalı bakterileri yok ederken aynı zamanda toprakta birikerek bitkiler için toksik etki yapar. Saksı bitkileri yağmur suyuyla sulandığında yıl boyu saksı toprağında biriken tuzları yıkayarak sağlıklı kök gelişimi için uygun ortam oluşmasına yardımcı olur.

.BİTKİLERİN BÜYÜMESİNDE VİBRASYONLU SUYUN ETKİLERİ



 27 Mayıs 1986 tarihinde yapılan ilk çalışmada vibrasyonlu suyun farklı bitkiler üzerindeki etkisi deneylendi. Bu deney bir binanın temeline yakın bir mesafede yer alan 300m2lik bir alanda gerçekleşti. Yapılan otomatik sulama sistemi için elektrik ihtiyacı bu binadan sağlandı. Bu küçük çiftlik Avusturya’nın Viyena şehrinin yaklaşık 15 km doğusunda idi.

1.İklim


Hava durumu Enzersfield’da yer alan meteoroloji istasyonundan temin edildi. Deneme, deney sürecinde ortalama yağmur seviyesi 54.5mm olan bol yağışlı bir yaz mevsiminde yapıldı. Deney sürecinde ortalama ısı 24.5’C idi ve bölgede, toprağın çok çabuk kurumasına neden olan kuvvetli bir karayel rüzgarı esmekteydi.


Deney bölgesi, geç hazırlanmasından dolayı, yıl boyu birikmiş yabani otlarla dolu idi. Bu nedenle tarlaya 25 Mayıs tarihinde Gesaprim püskürtüldü.

1.Toprağın hazırlanması
Toprak türü kahverengi toprak idi, yani kumlu, kil ve kireçli.

Bu deney için gerekmediğinden ve herhangi bir işe yaramayacağından dolayı toprak analiz edilmedi. Geç başladığımız için toprak gübrelenmedi.

2.Deney şekli
Şekil 1 de görüldüğü gibi deney alanı her biri 4m x 20m=80m2 büyüklüğünde dört şeride ayrıldı. Her şerit tekrar büyüklüğü 4mx5m=20m2 olan dört parsele bölündü.
Bu tür toprakta iyi gelişen ayçiçeği ve bu bölgedeki çiftçilerin ektiği mısır seçildi.

3.Sulama
 “Salen, Viyena 21” şirketinden temin edilen damla sulama kullanıldı.   3 adet yarım inch (1cm) kalınlığında hortumun bağlandığı 1 inch (2.5cm) kalınlığında bir hortum ile binadan tarlaya normal içme suyu getirildi.

İnsan hatası olasılığını kaldırmak için sulama araçlarına bir adet yedi günlük, iki adet 24 saatlik kronometre ve 3 manyetik subabla otomatiğe bağlandı. (Bkz resim 2)

Tarlanın hazırlanmasından yedi gün sonra, 4 Haziran 1986 tarihinde sulama operasyonu başladı. Deney alanı (yani vibrasyonu ve vibrasyonsuz alanlar) sabaha karşı  01.00den 2.30’a kadar 1.5 saat süresince sulandı.

30 gün boyunca haftada bir kere her seferinde 1.5 saat yapılan sulamadan sonra 26 Ekim 1986 tarihinde sulamaya ara verildi. 

4.Tartışma
Bitkilerin gelişiminin farklı evrelerinde çekilen fotoğraf ve eğrilerde görüldüğü gibi, vibrasyon verilen bitkiler daha yeşil, daha canlı olup vibrasyon verilmemiş bitkilere nazaran önemli ölçüde daha çabuk büyüdüler.

Vibrasyonlu su bitkilerin büyümelerini teşvik etmekle kalmayıp tohumları genişletip filizlenme potansiyellerini artırır. Örneğin ayçiçeğinin filizlenme oranı normalde %75-%80 arasındadır. Vibrasyonlu su kullanıldığında bu oran %95-%100’e kadar yükselmektedir.

Yüksek filiz verme oranı ve deney alanında vibrasyonlu bölgedeki bitkilerin daha çabuk büyümelerinden dolayı, bunun alan, su ve ışık açısından güçlü bir rekabet oluşturduğunu tahmin edebilirsiniz. Bu tür bir rekabet genelde bitkilerin büyümelerini engeller ama vibrasyonlu parseldeki yoğunluğa rağmen hasat, kontrollü parsellere nazaran %20-%25 daha iyi netice verdi.

Hepimizin bildiği gibi, günümüzde bilim adamları gittikçe daha küçük alanlarda bitkiler üzerine araştırma yapmayı tercih etmektedirler. Bu araştırmaların sonucunda aynı konularda birçok kitap yazılmıştır ve yaşayan varlıkların bağımsızlıkları unutulmaktadır.Bilimsel araştırmalarımızın çoğu Bilim ve Doğa arasındaki farkı daha da büyütmektedir. Bu nedenle bilim adamları devamlı yeni ve çözülmesi mümkün olmayan problemlerle karşı karşıya gelmektedirler.Örneğin tarlaların ve ormanların yavaş yavaş yok olmaları gibi.

Almanya’da Hannover Üniversitesinde bilimsel araştırmacı olan Prof. Dr. Felix Kreissler ve Viyena Tarım Üniversitesinde görevli Prof. Kurt Zukrigel Hannover’den Viyena’ya kadar tüm arpa tarlalarının kirletici maddelerle kontamine olduğunu rapor etmişlerdir. Çiftciler her sene tarlalarının bereketini %5 oranına artırmak için tonlarca gübre kullanmak zorunda kalmaktadırlar.Viyena’da kaydedilen en başarılı artış yaklaşık %5-7 seviyelerindedir.

Birçok bilimadamı her gün, her ay, her sene Avrupa, Kanada ve Amerika’da ormanların yok olduğunu bildirmektedirler. Çoğu araştırmacı ormanların yok olmaları hakkındaki araştırmalarını artık netice vermediği için bırakmışlardır. İnsanoğlu yaşam sürecini anlamakta zorlanmaktadır. Sahip olduğumuz bilginin önemli bir kısmı cansız maddeler üzerindeki deneyimlere dayanmaktadır. Her gün büyük bir araba imal edebiliriz, ancak küçücük bir hücreyi yaratamayız.

Ozon tabakasının nasıl eridiğini ve bunun insanoğluna verdiği zararı artık hepimiz biliyoruz. Politikaılar dünyanın sorunlarıyla uğraşmaktan bizler ve kendileri için vakit ayıramamaktadırlar.

Bilimadamları teknik başarıları hususunda aşırı egolu olmamalıdır. Bugün başarı olarak algıladığımız şey ilerde insanlık için büyük bir tehlike yaratabilir, örneğin atom bombası, atom silahları, gizli silahlar vs.

Buna mukabil, Sahaja Yoga basit, ucuz ve kolay bir çözüm sunmaktadır. SHRI MATAJI NIRMALA DEVI gerek yaşam süreci ve gelişmiş ülkelerin sorunlarına çözüm getirmekle kalmayıp, aynı zamanda üçüncü dünya ülkelerin sorunlarının çözümüne de çare getirmektedir.

SHRI MATAJI NIRMALA DEVI vibrasyonların canlı olduğunu şu şekilde anlatır: “Onlar hem düşünür, hem de gerçekleştirir”. Vibrasyonların eylemi manyetik alan ve demirle karşılaştırılabilinir. Aynen demir zerrelerinin manyetik alana verdiği tepki gibi, toprak, bitki ve çiçekler, insanlar bile SHRI MATAJI NIRMALA DEVI’den yayılan vibrasyonlara tepki verir. Shri Mataji’nin kendisinden veya fotoğrafından vibrasyonların yayıldığı kanıtlanabilir.

Bilindiği üzere, Oksijen (0-= ve Hidrojen (H+) arasındaki çap genelde 105’ ve 28’dir ve genelde bu açı her zaman sabittir ve basınç, ısı ve kimyasal madde gibi herhangi bir fizik olayı ile değişmez. Bu çapın niteliği farklı kimyasal maddeleri suda eritmektir. Vibrasyonlarda yaşam unsuru olduğundan, vibrasyonların su üzerindeki etkileri bu çaptaki kimyasal maddeleri eritme niteliğini, olumlu veya olumsuz olarak değiştirerek, daha iyi hale getirir.

Her Sahaja Yogi’nin bildiği gibi, vibrasyonlar vücudumuza aktıkça, vücut ısısı düşer. Vibrasyonlar aynı şekilde suyuda etkilerse, bu demektirki suyun ısısıda otomatik olarak düşer. Bilindiği gibi, soğuk suyun hava oksijenini eritme kapasitesi sıcak suya oranla daha fazladır. Bitkilerin kökündeki bu oksijen fazlası ile bitkiler daha çabuk ve sağlıklı büyür.

Her atom parçası belirli bir hızda ve birbirleri ile belirli bir mesafe aralıklarda döner. Sudaki moleküllerdeki atom zerreleri de belirli bir hızda birbirleri ile belirli bir mesafe aralıklarda dönmektedir.

Bizim yorumumuz vibrasyonların

1.Bu hızı değiştirdiği 
2.Atom zerrelerini birbirlerine yaklaştırdığı
Bu demektirki su aynı çapta, yani 105’ ve 28’ de kalır ama hydrojen atomlarının oksijenle yaklaşması sayesinde, oksijende büyük bir negatif alan oluşur ve buda suya eritme gücü vererek sudaki NH4 veya diğer N— türünde çözülünebilirliği olmayan maddelerin erimesini sağlar. Bu nedenle vibrasyonlar bitkilere güzel bir yeşil renk verir. Deneyler sayesinde fazla nitrojen kullanan bitkilerin koyu yeşil renk aldığını biliyoruz.

Zor inanan bilim adamları için bu yorumumuzun kesinlikle daha fazla ispat gerektirir, ancak, bizim için en önemli unsur suyun içinde neyin değiştiği değil, bu mucize suyu sorunlarımızı çözmek için nasıl kullanacağımızdır.
..


Değişik Tohum Çimlendirme Deneyleri



Tüm Faktörlerde susuz çimlenme gözlenmesi
Sağ taraftaki tohum çimlenmedi
Sol Taraftaki tohum 5 C Işıksız Sağ Taraftaki 20 C de  ışıksız ortamda 

iki kapta 20 C de soldaki ışıksız ortam sağdaki ışıklı ortamda çimlenme gözlemlendi.




Bitkilerdeki Hareketli Solunumu göstermek için deney(aerobik solunum):


Tohumlar çimlenme için konik bir şişe içine alınır. Şişe, bir mantar ile kapatılmıştır.  Borunun serbest ucu, renkli, su ihtiva eden bir kap içine daldırılır. Potasyum hidroksit çözeltisi ihtiva eden bir test tüpü, küçük bir iplik vasıtası ile bağlantıları ile konik bir şişe içinde süspansiyon haline sızdırmaz yapılır.

Bu, bir süre sonra, su tüp içinde yükselir görülmektedir. Tohum çimlenme aerobic olarak konik bir şişe içindeki oksijeni kullanarak nefes alır. Bunlar, potasyum hidroksit tarafından emilir karbon dioksit salmaktadır. Bu şişe içinde bir vakum yaratır. Bu nedenle su seviyesi bükülmüş tüp içinde yükselir. Bu deney sırasında, oksijenin aerobic solunum içinde alınmış ve karbon dioksit canlı organizmalar tarafından serbest bırakılmış  olduğunu kanıtlamaktadır.


Anaerobik Solunum göstermek için deney (fermantasyon)



Tanım:Anaerobik Serbest oksijenin bulunmadığı koşullarda yaşama ve büyüme yeteneğine sahip organizma; serbest oksijenin bulunmadığı koşullardır.
Bir oluk cıva ile doldurulmuştur. Bazı çimlenen tohumları alınır ve tohum kat kaldırılır. Daha sonra cıva ile doldurulmuş küçük bir test tüpü alınır. Test tüpü yavaşça başparmak kullanılarak tekne içinde eklenir. Deney bir gün boyunca rahatsız tutulur. Test tüpünün cıva düzeyinde test tüpü içinde nedeniyle gaz birikimi aşağı gelir. Potasyum hidroksit birkaç kristal bir test tüpüne yerleştirilir. Gazı emilir ve test tüpü içinde civa seviyesinin kadar yükselir. Onlar yüzünden cıva varlığı atmosferik oksijen absorbe olamazdı çünkü tohumlar anaerobik teneffüs yapar.

Böylece anaerobik solunum, karbon dioksit ,Organizma / canlı hücreler tarafından üretilir.

Bitkilerdeki Donmaya Karşı, Mermer Tozu

KALSİT SUNNİ MERMER TOZU



              KONYA'da Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyeleri tarafından yapılan araştırmayla, mermer tozunun, üzerine serpildiği bitkilerin hücrelerindeki öz suyu artırarak, soğuktan donmasını önlediği ortaya çıktı.

    Bahçe Bitkileri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Paksoy, 15 kişilik bir ekibin yaklaşık 5 yıl süren araştırması sonucunda mermer tozunun, bitkilerin donmasını önlediğini tespit ettiklerini belirtti. Tozun yaprakların üzerine serpilerek gübre olarak kullanıldığını kaydeden Prof. Dr. Paksoy, şunları söyledi

Mermer tozu (kalsit), nano boyutta, yani undan bile ince öğütülüp işlendiğinde, yaprak gübresi olarak kullanılabiliyor. Biz bu şekilde öğütülmüş mermer tozunu, bitkilerde, özellikle bahçe bitkilerinde kullanarak denemeler yaptık. İki yıldır uyguladığımız asmalardaki çalışmalarda, soğuğa dayanıklılık yönünde çok ciddi bulgular elde ettik. Biz koruma mekanizması itibariyle yaz döneminde yaptığımız yaprak gübrelemesi uygulamalarında bitkide odunlaşmayı arttırdığını gördük. Bu odunlaşma da soğuğa karşı dayanıklılığı da arttırıyor. Mermer tozu, etki mekanizması itibariyle de çok küçük partiküller olduğu için bitkinin hücrelerine kadar giriyor ve hücrenin öz suyunun yoğunluğunu arttırıyor. Yoğunluğu artan hücre soğuktan daha az etkileniyor.

EKSİ 28 DERECEDE DAHİ BİTKİLER DONMUYOR

Yapılan araştırmada eksi 28 derecede dahi, bitkilerde tomurcuk ölümlerinin olmadığını belirten Prof. Dr. Paksoy, Geçen yıl eksi 28 derecede yaptığımız deneylerde tomurcukta ya da dokuda ölüm gerçekleşmemiş olduğunu tespit ettik. Aynı deneyde aynı şartlarda ama mermer tozu kullanadığımız bitkilerde ise tomurcukların tamamına yakınında ölümler meydana geldi. Bu potonsiyelin ülkemizde değerlendirilmesi kanaatindediyiz diye konuştu.