Bitkilerde Kimyagerlik

0 yorum


Bitkilerin bugüne kadar tespit edilen akılcı taktiklerine yenileri eklendi. Bitkiler, çok ince ayarlanmış taktikler sayesinde düşman böcekleri aldatabiliyor, hatta onları kullanabiliyor. Bunun için hünerli bir ressam gibi desenler çiziyor, bir kimyager gibi parfüm veya öldürücü hormonlar üretebiliyor. Bu davranışların kompleksliği insanı hayrete düşürecek cinsten. Ancak dikkat! Bu bitkilerin beyni bile yok. Değil düşünme yetenekleri, taklit ettikleri desen ve kokuları algılayacak organları bile bulunmuyor. Bu mucizevi davranışlar bizlere, üstün akıl sahibi Rabbimizin her şeyi kontrolü altında bulundurduğunu bir kez daha gösteriyor.

Bitkilerle ilgili yapılan araştırmaların ilki desen taklidiyle ilgili idi. İncelenen bitkilerde tıpkı tırtıl, karınca ve yaprak biti görünümünde desenlere rastlanıldı. Bir tohum zarfı, şekil ve üzerindeki desenlerle tam bir tırtılı andırıyor. Bitkinin gövdesi üzerinde bulunan bazı desenler ise, bir başka zararlı canlı olan bitlere bire bir benziyor. Tüm bu desenler aslında düşman böceklere verilen aldatıcı bir sinyal görevi görüyor. Bitki böylece hastalıklı bir görünüme bürünmüş oluyor ve etrafındaki böceklere böcek işgali altındayım ' izlenimi veriyor. Bu bitkiyle karşılaşan böceklerin bitkiye saldırma istekleri bir anda kırılıveriyor. Besin kaynaklarını başka böceklerle paylaşmak avantajlı olmayacağından başka bitkilere yöneliyorlar.

Bu akılcı savunma sistemi, geyik gibi daha büyük hayvanlara karşı da oldukça etkili. Bitkideki sahte böceklerin, geyiği ısırıp rahatsız etme ihtimali karşısında, geyikler bu görünümdeki bitkileri yemiyorlar.

Haifa-Oranim Üniversitesi'nden Simcha Lev-Yadun ve Moshe Inbar isimli bilim adamları sadece İsrail'de yarım düzine aldatıcı bitki türü bulduklarını belirtiyorlar.

Lev-Yadun, bu bitkilerin böcekleri taklitte insanları bile aldatacak kadar mükemmel olduklarını söylüyor. Hatta resimleri gören arkadaşı bir bilim adamı olmasına rağmen resimdekilerin böcek değil de bitki olduğunu anlayamamış. (Harun Yahya, Bitkilerdeki Yaratılış Mucizesi)

Xanthium trumarium türüne ait bir papatya kendine bir karınca ordusu tarafından işgal edilmiş görünümü veriyor. Karıncaların ordu halinde saldırısı birçok hayvanı alt edebiliyor. Böylece bitki, büyük hayvanlara karşı son derece caydırıcı olan karınca faktörünü kullanmış oluyor. Karıncaların bu caydırıcılığından yararlanabilmek için, bazı bitkilerin karıncaları kendisine davet eden özel nektarlar ürettiği biliniyor.

Lev-Yadun, "Böcekleri taklit eden daha binlerce bitki türü olduğuna eminim." diyor.

Peki ama bu akılcı davranışlar bu bitkilerde nasıl ortaya çıkmış olabilir? Acaba bitkiler bu taktikleri kendileri keşfetmiş ve geliştirmiş olabilirler mi? Gözleri olmayan bitkiler böceklerin desenlerini taklit etmeyi nereden öğrenmişlerdir?

Elbette böyle karmaşık taktikler, bu kadar akılcı ve etkili sistemler tesadüfen bitkinin kendi iradesiyle var olmuş değildir. Ayrıca hiçbir tesadüf böyle karmaşık ve akılcı bir sistemi meydana getirmiş olamaz. Bu davranışların bitkiye üstün bir akıl tarafından ilham edildiği açık bir gerçektir. Bu akılcı davranışlar, tüm canlıların Rabbi olan Yüce Allah'ın bitkilere ilhamının sonucudur. Allah, canlı cansız her şeyi, her an kontrolü altında tutar ve evrendeki her şeyin mülkü Allah'a aittir.

Düşmanı İçerden Çökerten Savunma Sistemi: Siline Tatarica

Bitkilerin böceklere karşı yürüttüğü savunma savaşında gösterdiği akılcı davranışlardan birisi de Rus Bilimler Akademisi'nin internet sayfasında yayımlandı.

Rusya'daki Syktyvkar Biyoloji Enstitüsü'nden bilim adamlarının yaptıkları araştırmaya göre, Siline tatarica türüne ait çiçekler, düşmanı içerden yıkan bir strateji izliyor. Bu bitki türü, kendisine saldıran tırtılların deri değişimini kontrol eden hormonu üretip bunu düşmana karşı silah olarak kullanıyor.

Ecdysteroids hormonu, böceklerde deri değişimini kontrol ediyor. Bir tırtılın sağlıklı bir kelebek haline gelebilmesi için önce pupa dönemine geçmesi gerekiyor. Bu geçiş dönemlerinde tırtılın vücudunda bu özel hormon salgılanıyor. Belli dozaj hormonla hücrelere iletilen mesaj hücrelerce okunuyor ' . Hücreler de emre uyarak bir dizi karmaşık biyokimyasal reaksiyon gerçekleştiriyor. Tüm bunların sonucunda tırtıl metamorfozunu tamamlıyor ve kelebeğe dönüşüyor.



Siline tatarica çiçeği tam da bahar döneminde çiçek açmadan az önce saldırıya uğrayacağını bilircesine alarma geçiyor. Düşmanın fizyolojisini en ince detayına kadar biliyormuş gibi, kendi vücudunda Ecdysteroids hormonu üretiyor. Tırtılın ısırıklarıyla, hazırlanan hormon bombaları düşmanın vücuduna iletilmiş oluyor. Aşırı dozajda hormona maruz kalan tırtılın hücreleri aniden deri değiştirme komutu alıyor ve bunu uygulamaya geçiyor. Tırtıl çok kısa sürede pupa dönemine geçiyor, sonrasında ise hemen ölüyor.

"Göklerin, yerin ve içlerinde olanların tümünün mülkü Allah'ındır. O, her şeye güç yetirendir." (Maide Suresi, 120)


Atmosferdeki Karbonu Yakalayan Bitki Enzimi

Allah'ın dilemesiyle genlerin kontrolünde oluşan ve yine onların kontrolünde hareket eden proteinlerden biri de rubisco isimli enzimdir. Bitki hücrelerinde bulunan bir enzim olan rubisconun görevi, havadaki karbondioksit molekülünü yakalamaktır. Yapısı hem oksijeni (oksijenaz) hem de karbondioksiti yakalamaya uygun olan bu enzimin oksijeni değil de karbondioksidi yakalaması hayati önem taşır. Çünkü bitkilerin fotosentezi ve atmosferdeki karbondioksit dengesi, bu sayede gerçekleşir. Oksijen moleküllerinin de rahatlıkla tutunabileceği bir yapısı olmasına rağmen, rubisco sadece karbondioksit molekülünü tutarak, bir dizi kimyasal işlem sonucunda besin elde edilmesinde rol oynar.

Rubisco Enzimi Neden Karbondioksit Molekülünü Yakalıyor?

Karbon, canlılar için en hayati elementtir. Çünkü bütün canlı maddeler organik karbon bileşiklerinden oluşmuşlardır. Fakat atmosferdeki ve yeryüzündeki karbon, karbonat mineralleri ve karbondioksit gazı gibi yüksek derecede oksitlenmiş haldedir. Bu nedenle karbonun faydalı ve kullanılabilir olması için organik bileşikler haline dönüştürülmesi gerekir. Bu önemli karbon bağlama görevini güneş enerjisi ile çalışan bitkiler gerçekleştirirler. İşte bitki hücrelerinde bulunan rubisco adlı enzim, havadaki karbondioksitten şeker meydana getirerek canlılığın devamı için önemli bir görev üstlenir.

Yakalanan Karbondioksit Molekülü Nasıl Kullanılıyor?


•    Rubisco havadaki karbondioksiti alır, onu beş karbon atomlu bir şekere ekleyerek bitki hücresinin kendi ihtiyacı olan altı karbonlu yeni bir şeker molekülü oluşturmasına yardımcı olur.

•    Oluşan yeni şeker molekülünü, üçer karbon atomu içeren iki eş moleküle böler. Bu moleküllere “fosfogliserat”, bu işleme ise “karbon bağlama döngüsü” denir.

•    Hücrede fosfogliseratları kullanmak için pek çok yol vardır. Her altı fosfogliserit molekülünden beşi tekrar karbon bağlama döngüsünde kullanılırken, biri sakkaroz (sofra şekeri) yapmak için kullanılır veya daha sonra kullanılmak üzere nişasta olarak depolanır. (Rubisco “Highly Tuned” for Fixing Atmospheric Carbon)


Rubisco’nun Seçici Özelliği

Rubisco enziminin fotosentez işlemini yapabilmek için havadaki karbondioksidi yakalaması gerekir. Fakat havada oksijen miktarı karbondioksitten çok daha fazladır. Gaz halindeyken oksijenin karbondioksitten 500 kat daha fazla olduğu, 250C’de ise 25 kat daha çok oksijen bulunduğu bilinmektedir. Bu durumda rubisconun, ortamda karbondioksitten daha bol ve aktif durumda olan oksijeni seçmesi beklenir. Fakat rubisco zor olanı seçer. Adeta hayat kurtarıcı rolünü bilen bir “şuurla” ortamda daha az bulunmasına rağmen karbondioksiti bağlar. Peki aklı ve şuuru olmayan bir enzim niçin daha zor olan bir işlemi yapmayı seçmektedir?

Enzimin, dünyadaki oksijen-karbon dengesini sağlamadaki görevini bilir gibi hareketler sergilemesi, hassas hesabı, kendisi için gerekli olan molekülü tanıması, bir dizi işlemi gerçekleştirmek için bir seçim yapması, ancak Yüce Allah'ın emriyle gerçekleşir. Rubisco bir enzimdir yani cansız moleküllerden oluşmuştur. Cansız moleküllerin adeta şuur sergilemeleri, yeryüzünün tek hakiminin, üstün ve güçlü olan tek Yaratıcı'nın Allah olduğunun açık delillerinden yalnızca biridir. Rabbimiz, yoktan yaratan ve dilediği varlıkta Kendi sonsuz aklını tecelli ettirendir.


"Haberiniz olsun; şüphesiz göklerde kim var, yerde kim var tümü Allah'ındır. Allah'tan başkasına tapanlar bile, şirk koştukları varlıklara ve güçlere (gerçekte) uymazlar. Onlar yalnızca bir zanna uyarlar ve onlar ancak 'zan ve tahminde bulunarak yalan söylemektedirler.'" (Yunus Suresi, 66)


Rubisco Diğer Enzimlerin Aksine, Neden Oldukça Yavaş Çalışır?

Benzer enzimler saniyede binlerce molekülü işleyebilirken rubisco saniyede sadece üç karbondioksit molekülünü bağlar. Rubisconun bu özelliği bilim adamlarının yıllardır merakını uyandırmıştır.

Bilim adamları rubisconun bu denli yavaş çalışmasının dünyadaki besin zincirine çok daha fazla verimlilik getirdiğini, rubisconun bir amaç doğrultusunda yavaş çalıştığını keşfetmişlerdir. Çünkü bitki hücreleri rubisconun bu özelliğinden dolayı çok daha fazla rubisco enzimi üretirler. Nitekim bitkilerin bazen toplam protein hacimlerinin %50’si gibi oldukça fazla miktarlarda rubisco sentezledikleri saptanmıştır. Bu, yeşil bitkilerde fotosentez işleminin gerçekleştiği organeller olan kloroplastlardaki proteinin yarısını rubisconun oluşturması yani bitkideki protein miktarının artması anlamına gelir.

Açıktır ki rubisco enzimi daha fazla besin sağlamak için diğer enzim türlerinin aksine oldukça yavaş çalışmaktadır. Eğer rubisco Yüce Allah’ın belirlediği hızdan daha süratli çalışsaydı, hiç protein üretilmeyecek veya az miktarda protein üretilecek belki de besin maddesi oluşmayacaktı. Bu ise yaşamak için besin kaynağı bulamamamız anlamına gelecekti. Kuşkusuz tüm canlıları rızıklandıran ve herşeyi kusursuz bir denge ile yaratan Yüce Allah, rubisco enzimini de canlıların yaşamını devam ettirmesi için en uygun ölçüde yaratmıştır.



Bütün enerjilerin kaynağı Güneş’tir. Hiçbir canlı Güneş’in ışık enerjisini doğrudan kullanamaz; ancak onu başka enerji şekillerine dönüştürerek Güneş’in ışık enerjisinden yararlanabilir. Biyosferin en önemli enerji dönüşümü fotosentezle gerçekleştirilir. Dünyamıza ulaşan Güneş ışığı bitkiler tarafından emilerek fotosentezde kullanılır. Klorofil gibi özel pigmentlere sahip bitkiler, algler, bakteriler Güneş enerjisini tutarak hücrelerin yararlanabileceği enerji şekline dönüştürür. Yeşil bitkilerin Güneş enerjisini kullanarak inorganik maddelerden organik besin maddesi sentezlemesi olayına fotosentez denir

Yeşil bitkiler, topraktan aldıkları madensel tuz ve suyu odun borularıyla yapraklara kadar taşır. Yapraklardaki klorofiller, Güneş ışığını emerler ve kloroplastlarda fotosentez reaksiyonları gerçekleşir. Bu reaksiyonlar sonucunda besin (glikoz) oluşur ve oksijen açığa çıkar.



Bu kimyasal fabrikada her şey olup biterken, işlemler sırasında kullanılacak enerjinin özellikleri de ayrıca tespit edilmiştir. Fotosentez işlemi bu yönüyle incelendiğinde de, gerçekleşen işlemlerin ne kadar büyük bir hassasiyetle tasarlanmış olduğu görülecektir. Çünkü Güneş’ten gelen ışığın enerjisinin özellikleri, tam olarak kloroplastın kimyasal tepkimeye girmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi karşılamaktadır.


Güneş'in ışığı fotosentez için özel olarak mı ayarlanmıştır? Yoksa bitkiler, gelen ışık ne olursa olsun, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe mi sahiptirler?


Bitkiler hücrelerindeki klorofil maddelerinin ışık enerjisine karşı duyarlı olmaları sayesinde fotosentez yapabilirler. Buradaki önemli nokta klorofil maddelerinin çok belirli bir dalga boyundaki ışınları kullanmalarıdır. Güneş tam da klorofilin kullandığı bu ışınları yayar. Yani güneş ışığı ile klorofil arasında tam anlamıyla bir uyum vardır :


Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir... Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle (emmesiyle) başlar.

Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz : Televizyonun bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de

televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz.

1- yapraklarda güneş ışığı soğrulur
2- fotosentez sonucu üretilen glikoz taşınır
3-oksijen atmosfere salınır
4- karbondioksit atmosferden alınır
5- su köklerden gelir

Çöl bitkilerinden Amerikan cüce sedir ağacı Peucephyllum (1-2) ve geceleri biraz nem alıp aşırı kurak durumlarda bile yeşil kalabilen Capparis spinosa bitkisi (3-4) susuzluğa çok uzun süre dayanabilirler. Manzanita (sağ altta) daha az su kaybedeceği bir yaprak şekline sahiptir. Paloverde ise (en sağda) fotosentezi gövdesi ile yapar. Bu bitkilerin tümünü çöl ortamına en uygun özelliklerde yaratan Yüce Allah'tır.


21 bitkinin kokularındaki 58 kimyasal bileşik

1, 4-dimethoxy benzene
2-phenyl nitroethane
3, 5-dimethoxy toluene
4-keto beta ionone
4-terpineol
5-dimethyl 2-ethyl pyrazine
a-caryophyllene
a-elemene
a-farnesene
a-terpineol
anisic aldehyde
anisyl acetate
b-damascenone
b-lonone
b-pinene
benzaldehyde (C7H6O)
benzyl acetate
benzyl alcohol (C7H8O)
benzyl methyl ether
C15 hydrocarbons
Caryophyllene
cis 3-hexenyl acetate
cis 3-hexenyl butyrate
cis jasmone
cis/trans ocimene
Citronellol
Cyclocitral
delta dodecalactone
dihydro beta ionol
Dihydro beta ionone
Ethyl jasmonate
Eugenol
Geraniol
Geranyl acetone
Heptadecadiene
Hexyl acetate
Indole
Jasmin lactone
Lilac alcohols
Lilac aldehydes

Limonene
Linalool
Linalool oxides
methyl 5-hepten-2-one
methyl anthranilate
methyl benzoate (C8H8O2)
methyl salicylate
n-Hexanol
n-Pentadecane
Nerol-geraniol
Nerolidol
Para dimethoxy benzene
Phenyl ethyl acetate
Phenyl ethyl alcohol
T – terpinene
Trans beta ocimene
x-pinene
X – terpineol

Bitkilerin sahip oldukları kokuların çeşitliliği de Allah'ın yaratışındaki benzersizliğin ve üstünlüğün bir tecellisidir. Hatta bazen aynı türün farklı çiçeklerindeki koku dahi farklı olabilmektedir. Bunun nedeni farklı çiçeklerin farklı kimyasal formüller kullanmalarıdır. Bitkiler, hangi maddeler biraraya geldiğinde hangi koku oluşur bilemezler. Hatta insanlar dahi, bu konunun eğitimini almadıkça bunu bilemezler. Örneğin yandaki tabloda görülen elementlerin nasıl bir kokuya sahip olduğunu bu kitabı okuyan insanların büyük bir bölümü bilmemektedir. Ancak, bitkiler bunu bilirmiş gibi, milyonlarca yıldır kendilerine en uygun kokunun formülünü seçerek, koku üretirler.

Koku üretiminde çok ince hesaplar söz konusudur. Bu işlem sırasında son derece kompleks yapılı moleküller üretilir. Örneğin İspanyol yasemini (Jasminum grandiflorum), kokusunu oluşturmak için 10 farklı bileşikten faydalanır. Gül ailesi de koku üretimi için 3 ile 10 arası miktarda bileşik kullanmaktadır. Beyaz frezya (Freesia alba) 10, nilüfer (Nelumbium nucifera) 6 bileşik kullanan bitkilerdendir. Temmuz ayında bütün bahçelerde farklı kokusuyla çiçekler açan hanımeli de (Lonicera americana) 6 farklı kimyasal bileşik kullanır. Aşağıdaki tabloya baktığımızda okumakta bile zorlandığımız bu kimyasal bileşikler, bitki tarafından ancak mikroskopla görülebilecek bir alanda üretildiği gibi, her bitki ayrı bir koku ve kimyasal formül kullanır. Ancak dünyanın neresine gidersek gidelim, aynı bitkiler ilk yaratıldıkları günden beri aynı kokuları üretirler. Yani dünyanın bir ucundaki gül ile diğer ucundaki gül aynı kokuya sahiptir.

Bitkilerin, bazı atomları biraraya getirip, bileşikler meydana getirmeleri ve bunun sonucunda koku üretmeleri çok büyük bir mucizedir. Ve dünyanın dört bir yanında, örneğin güller aynı atomları biraraya getirerek aynı kokuyu üretirler. Oluşturdukları bileşikte en küçük bir değişiklik, örneğin bir atomun sayısındaki farklılık kokuyu tamamen değiştirebilir veya tamamen ortadan kaldırabilir. Ancak, hiçbir zaman formülde bir hata yapmazlar. Bitkilere, ancak kimya mühendislerinin sahip olabileceği bu şuuru, aklı ve bilgiyi veren nedir? Dünyanın her yerinde, bitkiler bu formüllere tesadüfen sahip olmuş olabilirler mi?

Bitkilerin büyük bir kısmı bu koku laboratuvarlarına sahiptirler.


Dünyadaki bitkilerin içinde bu şekilde çalışan milyonlarca koku laboratuvarı olmasına rağmen, bu atomlar kimyasal bileşikleri hazırlarken hiç hata yapmazlar. Bu yüzden, dünyanın her yerinde aynı çiçekten aynı kokuyu almak mümkün olur. Böyle mükemmel kokuların belirli formüllere göre, bilinçsiz atomlar tarafından karmaşık işlemlerle imal edilmesini, bu işlem için kurulmuş kimyasal tesisleri, kokunun estetik açıdan taşıdığı anlamı tesadüfle açıklamak mümkün değildir.

Koku ve onu imal eden sistemler Allah tarafından özel olarak tasarlanmış ve yaratılmıştır. Binbir çeşit kokunun yanı sıra, kokuyu algılayan canlılar ve onların algılama sistemleri de birbirleriyle uyum içinde yaratılmışlardır. Muz, portakal, elma gibi sayısız meyvanın, gül, lale, gardenya, iğde gibi çiçeklerin bizi etkileyen kokuları işte bu mucizenin ürünüdür.

Bitkinin yaprak, çiçek, gövde, kök, rizom, meyve kabuğu gibi her parçasında bulunan bu kokular, insan ruhunu  etkilediği gibi, döllenme ve bitki savunması için böcekleri etkilemek, sıcaklık kontrolü yaparak su kaybını önlemek gibi görevlere de sahiptir. 

Sonsuz bir ilim ve sanatla yaratılan kokuların diğer bir yönü de insan vücudunda bulduğu karşılıktır. Güzel kokular, insanın koku algısıyla da uyum içinde yaratılmıştır.

Koku ve Hafıza


1- Beyin
2- Koku Soğanı
3- Vomeronasal organ
4- Koku epiteli
5- Koku soğanı
6- Burun boşluğu

Kokuları burnumuzdaki olağanüstü sistem sayesinde ayırt ederiz. Koku algılayan 5 milyon hücrenin her biri koku moleküllerini yakalamakla görevlendirilmişlerdir. Bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşen işlemler sonucunda kokuları algılarız.

Kokuların insan hafızasındaki anıları harekete geçirdiği herkesçe bilinir ve sık sık yaşanır. İnsan, bir şeyi kokladığında, kokuya ait moleküller burna girer. Bitkilerin koku molekülleri uçucudur, bu yüzden çok düşük bir sıcaklıkta dahi gaz haline dönüşerek havada yayılırlar. Çok hafif bir rüzgar bu kokuları burna taşır. Burnun arka kısmına ulaşan koku molekülleri nemli bir dokuyla karşılaşırlar. Bu doku nöron adı verilen ve koku algılayan 5 milyon adet hücreden oluşur. Bu 5 milyon hücreden her biri ucunda reseptörler olan püskülümsü uzantıları dalgalandırarak koku moleküllerini yakalar. Bu duyargaların diğer ucu hücrenin içine yapışıktır. Koku molekülü bu tuzağa yakalandığında seri bir sinyal hücre içinde dolaşarak beynin alt tarafındaki koklama merkezine gerekli mesajı ulaştırır. Bütün bu işlemler bir saniyeden çok daha kısa bir zamanda gerçekleşir. Daha sonra sinyaller buradan çıkarak beynin duygu ve motivasyonla ilgili olduğu sanılan bölümüne (limbik sistem) giderler.26

Bu sinyal sonucunda koklanılan kokunun neye ait olduğu, güzel mi yoksa çirkin mi olduğu anlaşılır. Güzel kokular bir hoşluk duygusuna yol açar. Eğer tanıdık bir kokuyla karşılaşıldıysa, o kokunun kaynağıyla ile ilgili hafıza bilgileri yeniden canlanır. Mesela limon kokusu aldığımızda aklımıza bir limonata gelebilir, ya da baharat kokuları aldığımızda iştah açıcı yemekler aklımıza gelir. Veya bir çiçeğin kokusu, insanın yıllar önce başka bir şehirde aynı çiçeği kokladığı bir bahçeyi hatırlatabilir. Bu ince tasarım karşısında ortaya çıkan gerçek şudur: Bitkiler kimyadan, kimyasal bileşiklerin yol açacağı sonuçlardan haberdar değillerdir. Bu yüzden koku gibi kimyasal bir karışımı üretmeye ve bu karışımı üretecek tesislerin inşasına karar verebilecek imkanları olmadığı gibi bu kokuyu algılayacak organlara, bir kokunun güzel mi ya da kötü mü olduğuna karar verecek sinirlere de sahip değillerdir. İnsandaki koku algısının nasıl çalıştığını da bilmezler. Çok açıktır ki her biri, tüm varlıkları birbiriyle mükemmel bir uyum içinde yaratan, üstün ilim ve sanat sahibi olan Allah'ın birer eseridir. Bütün kokuları ve onları algılayan organları yaratan Allah, insan ruhunu da bu kokulardan etkilenecek şekilde yaratmıştır.